Son bir kaç haftadır basında sıkça rastlanan bir haber bana bir kaç sene önce yaşadığımız e-ticaret deneyimimizi hatırlattı.
Bahsi geçen vaka Tazedirekt'in 2016 Şubat'ında kapanışını açıklaması.
Tazedirekt'in aylık 2 milyon TL ciroya ulaşıp, 2016 sonunda 10 milyon TL ciro hedeflerken yaptığı kapanış hamlesi, kendi alanında bir Love Brand olma yolunda ilerleyen e-ticaret platformunun takipçilerini hem şaşırttı, hem de oldukça üzdü.
2010-2011 yıllarında shopon365.com'u kurduğumuz ve yürüttüğümüz dönemde, e-ticaret'in hem teknoloji geliştirme tarafında, hem de operasyonel süreçlerinde yer aldığımdan; Tazedirekt vakası bir e-ticaret tüketicisinden çok daha fazla ilgimi çekti ve hem bu konu özelinde hem de geçmiş dönem deneyimlerime dayanarak bir kaç tespiti bloğa eklemenin sırasıdır diye düşündüm.
Yazı kapsamında hem geçirdiğimiz tüm süreçleri hem de e-ticaret projemizi oluştururken yarattığımız artı değerler ile en önemlisi hatalarımızı açıklamaya çalışacağım.
Shopon365.com'u yaklaşık 9 ay içerisinde hayata geçirdik, tüm teknolojisini ortağı olduğum diğer firma olan ProjePark bünyesinde hazırladık ve dışarıdan hiç bir yazılım temin etmedik, bu bizim projedeki en önemli avantajımızdı. Projenin yazılım ve tasarım tarafında bize esneklik sağlamaktaydı, teknolojik olarak dışarı bağımlılığımız yoktu.
Shopon365'i hayata geçirirken yapmış olduğumuz en büyük hata, tasarım kısmına çok fazla takılmak oldu, projenin beta aşamasına 2011'in yaz başında geçmesini planlarken, tasarımları beğenmeyerek kullanıcı arayüzlerini sil baştan yapma sevdamız nedeniyle 3 ay daha kayıp yaşadık, bu 3 aylık süre içerisinde de o günlerin furyası olan kapalı devre alış veriş siteleri yarışına 5 ile 10 arasında yeni oyuncu daha eklenmiş oldu.
Bu stratejik hatamıza rağmen ek 3 aylık süremizi düzgün bir şekilde kullanarak Eylül 2011'de Shopon365.com'u canlıya almayı başardık, beta sürecimizde özellikle ödeme altyapısında bir kaç aksaklık yaşadık, ekibimizden bazı kopmalar oldu, fakat daha önce belirttiğim gibi teknolojik taraftaki gücümüz sayesinde 15 gün içerisinde gerekli yamaları yaparak projeyi stabil hale getirebildik.
Shopon365'i kurgularken kendimize bir rekabet avantajı yaratmamız gerektiğine inanıyordum, çünkü 2008'de Markafoni'nin çıkışı arkasından yabancı sermayeli Limango ve akabinde Trendyol gibi e-ticaret platformlarının pazara girişi, bizim gibi yeni oyuncuların salt private shopping veya türevi bir konsept ile oyunun içinde kalmasını güçleştiriyordu.
Bu nedenle kredi kartlarında kullanılan alışveriş tutarının belli bir yüzdesinin para puan olarak kredi kartına aktarılması ve tekrar alışverişte kullanılması konseptini Shopon365 içerisinde ShoponBonus adlı bir yapıda hazırladık. Ayrıca sitemizde Winners Club isimli bir bölüm oluşturduk, bu bölümde stoklu ürünler yer alıyordu ve kullanıcılar biriktirdikleri para puanları Winners Club içerisinde harcayabiliyorlardı.
Bu tarz müşteri sadakat programları yıllardır kullanılmakla birlikte, Shopon365 kapsamında pazarlama planımızın temeline oturtulmuştu, bu durumun ise bizim için hem artıları hem de eksileri oldu. En büyük artısı reklamlarda yarattığımız şok etkisiydi, pazarlama bütçemizin bir bölümünü Winners Club'a Iphone ve Ipad benzeri ürünler ekleyerek bu ürünleri Shopon Bonus ile tüketiciye sunmaya ayırdık. Shopon365'te yapılan alışverişler sonrasında belli ShoponBonus rakamına ulaşanların Winners Club'dan bu puanlarıyla Iphone, Ipad, Ipod gibi cazip tüketici ürünlerini almaları mümkün oluyordu.
Bu pazarlama hareketi bize yoğun girişler ve susmayan telefonlar olarak geri döndü, tüketicilerin aramaları, hatlarımızı kilitlemeye başlamıştı, ve internet üzerinden verilen reklamlarımızda beklentimiz olan shopon365'e duyulan şok edici gizemli ilgiyi yaratmayı başardık.
Bununla birlikte siteye girişlerde tüketicilerin ana amacı bedavaya yakın rakamlardan Iphone veya Ipad sahibi olabilmekti, bu ürünlerin cazibesi büyük kullanıcı kitlelerinde shopon365'e ve ShoponBonus'a ilgi duyulmasını sağlıyordu, fakat ShoponBonus için sitede alışveriş yapılması gerekliliği bir anda ilgilerini yitirmelerine neden oluyordu.
Pazarlama Planımızın temeline oturttuğumuz Winners Club'dan bedava alışveriş konseptinin artıları ve eksileri birbirlerine eşit olduğundan, bir anda konseptimiz fayda ekseninde nötr bir hale gelmişti, evet diğer e-ticaret sitelerinden daha makul rakamlarla duyuru yapabiliyorduk çünkü reklamlarımızın tıklanma oranları, "ShoponBonus ile bedava alışveriş" mottosu sayesinde bir anda çok yükselmişti, fakat konu sipariş olunca, sipariş rakamlarımız giriş rakamlarımızla kıyaslanınca beklentinin altında kalıyordu.
Projenin operasyonel tarafında bir hata yapmamakla birlikte pazarlama tarafındaki 2. hatamız zaten çok sınırlı olan reklam bütçemizi internet reklamlarından kaydırıp PR tarafına aktarmak oldu. PR çalışmaları, 500bin TL ve üzeri tanıtım bütçesine sahip e-ticaret siteleri için uygun olabilir fakat bizim yapımıza benzer daha butik e-ticaret oluşumları için lükse girmektedir.
Yine bahsettiğim dönemde hem bizim e-ticaret oluşumumuzda hem de o dönem hayata geçmiş olan bir çok e-ticaret platformunda gözlemlediğim ortak hata ise, hızlı karar verme ihtiyacı ve buna bağlı olarak panikleme durumuydu, internet ve e-ticaret gibi popüler alanlarda çalışıyorsanız, etrafınızdaki herkesin fikirler vermesi ve bir fikirler deryasında boğulmanız söz konusudur, bahsetmiş olduğum bu durum fazlasıyla bizim de başımıza geldi, ve stratejik kararlarımızda bilgi kirliliği hem bizi hem de bizim konumumuzdaki e-ticaret oluşumlarını oldukça zorladı.
Özetlemek gerekirse, ölçeklenebilir e-ticaret iş modelleri oluşturmak ve sürdürülebilir yapıyı sağlamak alanında işim gereği uzunca bir süredir kafa yoruyorum. Tüm bu geçmiş dönem muhasebesinden sonra verebileceğim bir kaç öneri olacaktır:
* Halihazırda devam eden ve tedarik gücünüze güvendiğiniz bir operasyonunuz varsa butik bir e-ticaret sitesi kurarak mevcut operasyonunuzu online mecra üzerinden destekleyebilirsiniz, hazırlayacağınız e-ticaret sitesinde hazır paket program kullanmak, SEO çalışmalarına önem vermek ve online mecra için de aylık bütçe ayırmış olmanızda fayda vardır. Belirttiğim yapıyı başarıyla uygulayan bir çok butik e-ticaret oluşumu bulunmaktadır. Farklı sektörlerden örnekleri inceleyerek kendi kurgunuzu yaratabilirsiniz.
* Başarılı ve ölçeklenebilir bir e-ticaret iş modeli oluşturmanın uzun vadeli bir süreç olduğunu göz önüne alarak yola çıkmakta fayda vardır, en olumlu senaryoda başa baş noktasının yakalanması projenizin canlıya geçişinden sonra en az 1 yıllık süreyi kapsayacaktır, bu nedenle bütçeleme yaparken 1 yıl boyunca eksi bakiye ile çalışılacağını hesaba katmak gerekmektedir.
*E-ticaret tüketicisinin tam olarak "price-sensitive" olduğunu kabul etmek ve iş planını buna göre yapmak gerekiyor, genellikle e-ticaret tüketicisi yeterli güveni sağlayan platformlar arasında fiyat avantajı olanları tercih ediyor, iş modelinde yer alan diğer her tür rekabet avantajı kısa süreli etkiler yaratmakla birlikte uzun vadede avantajlı tedarikçi anlaşmalarınız yoksa, e-ticaret alanında marka yaratmak mümkün görünmüyor.
*Son olarak e-ticaret konusunda en önemli konunun tanıtım olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor, kendinize özellikle online mecrayı hedefleyen bir tanıtım planı yapmanızda ve bir yıllık bütçelendirme yapmanızda fayda var. Yazının kendi deneyimlerimizi anlattığım bölümünde değindiğim gibi, özel kapmanyalar, Radyo ve TV reklamcılığı ve bütçeli PR aktiviteleri butik e-ticaret projeleri için uygun değildir, bir veya iki online mecra seçmek ve bu mecralarda bütçeyi doğru yöneterek hedeflemeyi siteye olan girişler yönünde değil, sepete eklenen ürünler ve sipariş yönünde koymak gerekiyor.
Bu yazı kapsamında somut vaka analizi üzerinden giderek e-ticaret alanına ilgi duyanlara fikir vermeye çalıştım, umarım faydalı olur, herkese çalışmalarında başarılar dilerim.
16 Mart 2016 Çarşamba
15 Şubat 2016 Pazartesi
Bilgisayar: Üretim / Cep Telefonu: Tüketim
Bir ülkenin ne kadar tükettiği ve ne kadar üretim yaptığını ölçmenin bir çok yolu var. Makro ölçekteki analizlerle ve farklı finansal formüller kullanarak, ülkelerin tüketim/üretim dengeleri ölçülebiliyor ve ölçülen bu veriler de düzenli aralıklarla yayınlanarak, konunun uzmanları tarafından yorumlanıyor.
Benim bu gün üzerinde durmak istediğim konu ve rakamlar da tüketim/üretim dengesiyle alakalı olmasına rağmen, olaya farklı bir bakış açısından bakmaya çalışacağım.
International Data Corporation (IDC) 2015 yılında yayınladığı Türkiye'de kişisel bilgisayar satışı rakamları oldukça dikkat çekici, 2. çeyrekte 356 bin 740 adetlik satış yapılmış ve bu rakam yıllık kıyaslamada yüzde 41,6, bir önceki çeyreğe göre de yüzde 41,4 düşüş olduğunu gösteriyor. Dünya genelindeyse aynı dönemde bilgisayar satışlarındaki düşüş oranı yüzde on civarında belirlenmiş. Kişisel bilgisayar satışlarındaki düşüş nedenleri incelendiğinde döviz kurlarındaki değişim, politik ve siyasal belirsizlikler gibi makro düzeyde nedenler ortaya çıkıyor.
Bununla birlikte IDC'nin aynı dönemler için açıkladığı cep telefonu satış rakamları ise; Toplam 336.5 milyon akıllı telefonun satıldığını ve geçen yılın aynı dönemiyle kıyaslandığında %16.7’lik bir büyümenin gerçekleştiğini göstermekte.
Kişisel bilgisayar satışlarında dünya ortalamasının oldukça üzerinde yaşanan bu gerilemeye rağmen, cep telefonu satışlarındaysa tüm makro düzeydeki etkilere rağmen iyi durumda görünüyoruz.
Bu verileri okurken konuya ülke dinamikleri özelinde bakmamız ve döviz kuru veya jeopolitik etkiler nedeniyle kişisel bilgisayar satışlarında %40'ın üzerinde düşüş yaşandığını söylememiz doğru olmayacaktır, bu düşüşün nedeni eğer gerçekten yukarıda belirtilen nedenler ise, bu durumda aynı düşüşün en azından belli miktar bir düşüşün Türkiye cep telefonu pazarında da yaşanması gerekirdi, fakat IDC'nin rakamları bunun aksini söylemektedir, cep telefonu satışlarında 2015'in ilk çeyreğinde artış yaşanmıştır.
Bu durumun nedenleri üzerine ahkam kesecek bir konumda olmadığım gibi, beni destekleyecek yeterli veriye de sahip değilim, fakat yine de bir çıkarsama yapabilecek kadar sektörün içerisindeyim. İşin özünün ülke olarak üretim/tüketim doğamızda yattığına inanıyorum.
Kısaca açıklamak gerekirse, kişisel bilgisayarlar doğru şekilde kullanıldıklarında, yeni milenyumun ihtihaçlarına uygun dijital içerikler üretmemizi ve yaymamızı sağlayan üretim araçlarıdır, bununla birlikte oluşturulan ve yayılan bu dijital içeriğin tüketim objeleri ise akıllı telefonlarımızdır.
Akıllı telefonumuza bir çok uygulama indirebilir, bu uygulamaları kullanarak hız ve akabinde zaman kazanabilir, sosyalleşebilir, kişisel tatmin yaşayabiliriz. Fakat bu cihazları kullanarak katma değer yaratamayız.
İş dünyası için de bu durum aynen geçerlidir, yine örneklerle açıklamak gerekirse, cep telefonumuz üzerinden klasik ofis programlarında formüller oluşturmamız kapsamlı hesaplamalara gitmemiz, elimizdeki içeriği güçlendirerek daha iyi bir duruma getirmemiz mümkün değildir, bununla birlikte sahada hız ve pratiklik kazandırmak, iletişim sorunlarını çözmek gibi işlere yarayabilir, yine de katma değerli bir yapı kurmamıza olanak tanımazlar ve iş ortamlarında verimliliği düşürdükleri gerçeğini de göz ardı edemeyiz.
Bu açıklamaların ışığında, kendimizi kişisel bilgisayarların modasının geçtiğine, trendleri takip ettiğimize, mobil cihazlar kullanmanın daha teknolojik olduğuna inandırmamız, sadece kendimizi kandırmak demektir. Maalesef dijital içerik üretiminde treni kaçırmak üzereyiz, bu devasa dijital ekosistemin de en hızlı ve sadık tüketenleri olduğumuz su götürmez bir gerçek.
Ve bu aşamada, bir sonraki jenerasyonun daha bilinçli olacağını ummaktan başka çaremiz yok gibi görünüyor.
Benim bu gün üzerinde durmak istediğim konu ve rakamlar da tüketim/üretim dengesiyle alakalı olmasına rağmen, olaya farklı bir bakış açısından bakmaya çalışacağım.
International Data Corporation (IDC) 2015 yılında yayınladığı Türkiye'de kişisel bilgisayar satışı rakamları oldukça dikkat çekici, 2. çeyrekte 356 bin 740 adetlik satış yapılmış ve bu rakam yıllık kıyaslamada yüzde 41,6, bir önceki çeyreğe göre de yüzde 41,4 düşüş olduğunu gösteriyor. Dünya genelindeyse aynı dönemde bilgisayar satışlarındaki düşüş oranı yüzde on civarında belirlenmiş. Kişisel bilgisayar satışlarındaki düşüş nedenleri incelendiğinde döviz kurlarındaki değişim, politik ve siyasal belirsizlikler gibi makro düzeyde nedenler ortaya çıkıyor.
Bununla birlikte IDC'nin aynı dönemler için açıkladığı cep telefonu satış rakamları ise; Toplam 336.5 milyon akıllı telefonun satıldığını ve geçen yılın aynı dönemiyle kıyaslandığında %16.7’lik bir büyümenin gerçekleştiğini göstermekte.
Kişisel bilgisayar satışlarında dünya ortalamasının oldukça üzerinde yaşanan bu gerilemeye rağmen, cep telefonu satışlarındaysa tüm makro düzeydeki etkilere rağmen iyi durumda görünüyoruz.
Bu verileri okurken konuya ülke dinamikleri özelinde bakmamız ve döviz kuru veya jeopolitik etkiler nedeniyle kişisel bilgisayar satışlarında %40'ın üzerinde düşüş yaşandığını söylememiz doğru olmayacaktır, bu düşüşün nedeni eğer gerçekten yukarıda belirtilen nedenler ise, bu durumda aynı düşüşün en azından belli miktar bir düşüşün Türkiye cep telefonu pazarında da yaşanması gerekirdi, fakat IDC'nin rakamları bunun aksini söylemektedir, cep telefonu satışlarında 2015'in ilk çeyreğinde artış yaşanmıştır.
Bu durumun nedenleri üzerine ahkam kesecek bir konumda olmadığım gibi, beni destekleyecek yeterli veriye de sahip değilim, fakat yine de bir çıkarsama yapabilecek kadar sektörün içerisindeyim. İşin özünün ülke olarak üretim/tüketim doğamızda yattığına inanıyorum.
Kısaca açıklamak gerekirse, kişisel bilgisayarlar doğru şekilde kullanıldıklarında, yeni milenyumun ihtihaçlarına uygun dijital içerikler üretmemizi ve yaymamızı sağlayan üretim araçlarıdır, bununla birlikte oluşturulan ve yayılan bu dijital içeriğin tüketim objeleri ise akıllı telefonlarımızdır.
Akıllı telefonumuza bir çok uygulama indirebilir, bu uygulamaları kullanarak hız ve akabinde zaman kazanabilir, sosyalleşebilir, kişisel tatmin yaşayabiliriz. Fakat bu cihazları kullanarak katma değer yaratamayız.
İş dünyası için de bu durum aynen geçerlidir, yine örneklerle açıklamak gerekirse, cep telefonumuz üzerinden klasik ofis programlarında formüller oluşturmamız kapsamlı hesaplamalara gitmemiz, elimizdeki içeriği güçlendirerek daha iyi bir duruma getirmemiz mümkün değildir, bununla birlikte sahada hız ve pratiklik kazandırmak, iletişim sorunlarını çözmek gibi işlere yarayabilir, yine de katma değerli bir yapı kurmamıza olanak tanımazlar ve iş ortamlarında verimliliği düşürdükleri gerçeğini de göz ardı edemeyiz.
Bu açıklamaların ışığında, kendimizi kişisel bilgisayarların modasının geçtiğine, trendleri takip ettiğimize, mobil cihazlar kullanmanın daha teknolojik olduğuna inandırmamız, sadece kendimizi kandırmak demektir. Maalesef dijital içerik üretiminde treni kaçırmak üzereyiz, bu devasa dijital ekosistemin de en hızlı ve sadık tüketenleri olduğumuz su götürmez bir gerçek.
Ve bu aşamada, bir sonraki jenerasyonun daha bilinçli olacağını ummaktan başka çaremiz yok gibi görünüyor.
28 Ekim 2015 Çarşamba
DİKKAT - BEYİNLERİNİZİ MANİPÜLE EDİYORUZ! VE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ!
Bir süredir aklımı geleceğin dünyası kurcalıyor, şekillenmekte olan geleceğin dünyasıyla ilgili düşünüyorum.
Aslında tek gerçek yaşadığımız an, biliyorum ve bunun fazlasıyla farkındayım. Fakat geleceğin dünyasını düşünmeden duramıyorum.
Biz el birliğiyle dünyanın kaynaklarını tükettikçe, kendimizi oyalayacak kötü oyuncaklar yaratmaya devam ettikçe, parlak bir gelecek dünyasından hangimiz söz edebilir?
Evet öncelikle sınırlı kaynaklarımızı hunharca tüketiyoruz, hep daha büyüğünü ve daha yenisini isteyerek işe başlıyoruz, büyük seçimler, yeni versiyonlar, daha geniş ekranlar ve niceleri, bir kaç lira fark ile büyük seçime geçmeyi, daha büyük bir gazlı içecek ile daha büyük boy kızarmış patates tüketmeyi kim istemez ki?
Sonuç mu? Mide sancılarından muzdarip gece uykuları, obezite ve genlerimizin gücüne bağlı olarak kanser.
Yeter ki o fırsat bize verilsin, yeter ki gelirimizde belirli seviye artışı yakalayalım, bizim için olanı istemekten asla ve asla geri durmuyoruz, çünkü çok çalışıyoruz, çünkü eğitimliyiz, çünkü yaşama bir kere geldik, o zaman hep daha fazlasını ve daha büyüğünü istemeye hakkımız var demektir.
Sömürün sömürebildiğiniz kadar desturu biz farkında bile olmadan bilinçaltımıza işlenmiştir bile.
Peki ya aramızdan birisi çatlak bir ses çıkarırsa ve yaratmakta olduğumuz kaos toplumu hakkında bir kaç kelam etmek isterse, o zaman kendi güvenlik şeridimizin dışına atıveriyoruz, düzeni bozan olarak yaftalamayı da ihmal etmiyoruz.
Dünyanın kaynaklarını tüketmekle kalmıyor, aynı zamanda kendimizi oyalamak için yeni oyuncaklar geliştirmekten, bu oyuncaklarımıza sürekli olarak yeni versiyonlar eklemekten de geri durmuyoruz. Aslında sadece markanın sonuna eklenen bir harf veya bir sayı, çoğu bildik fonksiyonlardan daha fazlasını sunmayacak pazarlama harikaları. Onlar birer statü sembolü, onlar zengin ile fakirin ortak paydaları, onlar kendimizi 21. yüzyılın oyuncusu hissetmemizi sağlayan pahalı oyuncaklarımız.
İşin daha da enteresanı kendimizi bilgi çağının çocukları ve geleceğin dünyasının yaratıcıları olarak görmemiz. Kötü habere gelince, suni bir bilgi ağının içerisinde kaybolmakta olduğumuz.
Oysa küçücük bir ekranda yukarıda aşağıya doğru akan yazılar ve görseller bilgi değil, sadece beynin tüketeceği ucuz ve bol yağlı çerezlerdir. Gerçek bilginin edinilmesi, çoğaltılması ve nesiller boyunca aktarılması gerekiyor, bunun ise bir bedeli var, zaman istiyor, sabır istiyor, fedakarlık istiyor, üzgünüm ama tüm bunların hiç birisi 21. yüzyılın yetişkin oyuncakları tarafından sunulan vaatlerle uyuşmuyor, 21. yüzyılın akıllı araçları bize hız, pratiklik ve eğlence vadediyor.
Yazının bu satırlarına kadar moral bozucu ve pesimist bir atmosfer oluşturduğumun farkındayım, tabi ki yüksek teknoloji, gelişen insan beyninin yaptığı sağlık alanındaki buluşlar, barınma konusunda geldiğimiz nokta, insan eliyle yaratılan ihtişamlı yapılar ve eserler 21. yüzyılda tüm zamanların en görkemli seviyesine ulaştılar. Fakat tüm bunlar gerçekleştirilirken, iyiliğin her zaman kendi kötülüğünü yarattığını, ve tek düşünen hayvan türü olan insanın da, içerisinde iyilik kadar kötülüğün de saklı durduğunu unutmamak gerekiyor. Ortaya konan her iyi değerin karşılığında neyi feda ettiğimizi iyi düşünmemiz gerekiyor, maalesef şu anda yapılan icatların çoğunda böyle bir kaygının güdülmediğini görüyoruz.
Hayatımızın yapı taşlarından biri haline gelen, yeni nesil iletişim araçlarının atası, üç elektrotlu radyonun mucidi Lee de Forest'da şişik egosuna rağmen kendi icadının gelecek nesillerde yaratacağı etkiyle ilgili pesimist öngörülerde bulunuyor. De Forest "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceğini" dile getiriyor ve ekliyor, "Burada ne kadar korkunç siyasal sonuçlar yatıyor! Bu akıbetin bizi değil, gelecek kuşakları bekliyor olmasına şükretmeliyiz."
Şimdi biraz olsun durun ve düşünün, 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini bile tamamlamadık, çevrenizdeki ebeveynlere bakın, muhtemelen aşağıdaki görselde yer alan sahnelerle sıkça karşılaşmışsınızdır, ebeveynler kendi boş zamanlarını arttırmak ve hiperaktivite düzeyi yüksek olan çocuklarını oyalayabilmek adına, 21. yüzyılın yukarıda bahsi geçen oyuncaklarına başvururlar. Biz dijital dünyanın profesyonelleriyse sürekli olarak yeni yöntemler ve farklı uygulamalar ile öncelikle sizin daha sonra da çocuklarınızın zamanlarına talip oluruz.
Bu durum şu anda bir kısır döngüye dönüşmüş durumda, daha önce hiç bir nesil bu derece donanımlı ve interaktif teknolojik cihazlarla büyümedi, internetin tabana yayılması sadece 20 yıllık bir maziye sahip, ve hiç bir neslin beyinleri bu derece manipülasyona açık değildi.
Anlattıklarım size saçma gelmiş olabilir, fakat insan beyninin özellikle çocukluk çağında ve yetişkinliğe geçilen ilk yıllardan itibaren tüm yaşantımız süresince kullanılan alet edavat ve dış şartların etkisiyle şekillendirilebilir olduğunu biliyor muydunuz? Bu gerçeği de göz önüne aldığımızda De Forest'ın bilim kurgu tahminlerinin tam olarak onun kafasındaki gibi olmasa da 21. yüzyılın ikinci yarısında ve son çeyreğinde gerçekleşme ihtimali bulunuyor. De Forest'ın görüşünden farklı olarak benim korkum konunun sadece siyasal boyutu değil, asıl büyük sorunun ekonomide, eğitimde ve ekolojik dengelerde yaşanabileceğini düşünüyorum. Çünkü ihtiyaçlar hiyerarşimizde siyaset yer almıyor.
De Forest'ın ilk saptamasına gelince "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceği" görüşünde özellikle isteksiz beyinler tanımının altını çizmek isterim. Zaten bilgiyi almaya çok da istekli olmayan beyinlerimizin, ilerleyen dönemlerde daha da isteksiz hale gelmeyeceğinin garantisi yok, sunulan pratiklik ekosistemi bunu şimdiden sağlamaya başladı, yeni nesiller, hazır ve pratik bilgiler dünyasında yetişiyor, onlara empoze edilen bir kaç tıklamayla çok fazla iş başarabilecek oldukları, zamanın bu sayede kendilerine kalacağı.
Peki ya bir sonraki nesil bir kaç tıklamayı da yapmak istemezse? Onun yerine hazırlanmış bilginin direkt olarak beyne girmesini talep ederse.
Eğer ebeveynler kendi çocuklarının bu yolla daha donanımlı olacaklarına, daha üst düzey işlerde çalışacaklarına, gelir düzeylerinin yükseleceğine inanırlarsa, inanın bana bu tarz bir arz oluştuğunda gereken talebi fazla sorgulamadan yaratacaklardır, bu durumda De Forest'ın bilim kurgusunun gerçeğe dönüşmeyeceğinin garantisini kimse veremez.
Bu blogu bir kaç sene önce oluşturdum, özellikle e-ticaret, dijital projeler ve sosyal medya alanında bir çok projenin içerisinde yer aldığımdan, oluşan bilgi birikimimi notlar haline getirmek arşivlemek ve paylaşmak istedim, fakat zaman zaman kendimi tutamayarak farklı alanlarda da bilmişlik tasladığımın farkındayım, maalesef ben çenesini tutamayan o çatlak sesli huysuzlardan biriyim.
Tabi ki blog kapsamında, sosyal medya projelerinde, mobil uygulamalarda, internet temelli her türlü çalışmada başarı ve başarısızlık kriterlerini irdelemeye, ana alanımda danışmanlık vermeye devam edeceğim, çünkü yaşam devam ediyor, ve çağın gerekleri bunlar.
Bununla birlikte ara sıra huysuzlanan ve farklı konularda yazmak isteyen ruh halimden pişman mıyım diye sorarsanız eğer, cevabım hayır. Arada bir dilim sürçtü ise affola.
Aslında tek gerçek yaşadığımız an, biliyorum ve bunun fazlasıyla farkındayım. Fakat geleceğin dünyasını düşünmeden duramıyorum.
Biz el birliğiyle dünyanın kaynaklarını tükettikçe, kendimizi oyalayacak kötü oyuncaklar yaratmaya devam ettikçe, parlak bir gelecek dünyasından hangimiz söz edebilir?
Evet öncelikle sınırlı kaynaklarımızı hunharca tüketiyoruz, hep daha büyüğünü ve daha yenisini isteyerek işe başlıyoruz, büyük seçimler, yeni versiyonlar, daha geniş ekranlar ve niceleri, bir kaç lira fark ile büyük seçime geçmeyi, daha büyük bir gazlı içecek ile daha büyük boy kızarmış patates tüketmeyi kim istemez ki?
Sonuç mu? Mide sancılarından muzdarip gece uykuları, obezite ve genlerimizin gücüne bağlı olarak kanser.
Yeter ki o fırsat bize verilsin, yeter ki gelirimizde belirli seviye artışı yakalayalım, bizim için olanı istemekten asla ve asla geri durmuyoruz, çünkü çok çalışıyoruz, çünkü eğitimliyiz, çünkü yaşama bir kere geldik, o zaman hep daha fazlasını ve daha büyüğünü istemeye hakkımız var demektir.
Sömürün sömürebildiğiniz kadar desturu biz farkında bile olmadan bilinçaltımıza işlenmiştir bile.
Peki ya aramızdan birisi çatlak bir ses çıkarırsa ve yaratmakta olduğumuz kaos toplumu hakkında bir kaç kelam etmek isterse, o zaman kendi güvenlik şeridimizin dışına atıveriyoruz, düzeni bozan olarak yaftalamayı da ihmal etmiyoruz.
Dünyanın kaynaklarını tüketmekle kalmıyor, aynı zamanda kendimizi oyalamak için yeni oyuncaklar geliştirmekten, bu oyuncaklarımıza sürekli olarak yeni versiyonlar eklemekten de geri durmuyoruz. Aslında sadece markanın sonuna eklenen bir harf veya bir sayı, çoğu bildik fonksiyonlardan daha fazlasını sunmayacak pazarlama harikaları. Onlar birer statü sembolü, onlar zengin ile fakirin ortak paydaları, onlar kendimizi 21. yüzyılın oyuncusu hissetmemizi sağlayan pahalı oyuncaklarımız.
İşin daha da enteresanı kendimizi bilgi çağının çocukları ve geleceğin dünyasının yaratıcıları olarak görmemiz. Kötü habere gelince, suni bir bilgi ağının içerisinde kaybolmakta olduğumuz.
Oysa küçücük bir ekranda yukarıda aşağıya doğru akan yazılar ve görseller bilgi değil, sadece beynin tüketeceği ucuz ve bol yağlı çerezlerdir. Gerçek bilginin edinilmesi, çoğaltılması ve nesiller boyunca aktarılması gerekiyor, bunun ise bir bedeli var, zaman istiyor, sabır istiyor, fedakarlık istiyor, üzgünüm ama tüm bunların hiç birisi 21. yüzyılın yetişkin oyuncakları tarafından sunulan vaatlerle uyuşmuyor, 21. yüzyılın akıllı araçları bize hız, pratiklik ve eğlence vadediyor.
Yazının bu satırlarına kadar moral bozucu ve pesimist bir atmosfer oluşturduğumun farkındayım, tabi ki yüksek teknoloji, gelişen insan beyninin yaptığı sağlık alanındaki buluşlar, barınma konusunda geldiğimiz nokta, insan eliyle yaratılan ihtişamlı yapılar ve eserler 21. yüzyılda tüm zamanların en görkemli seviyesine ulaştılar. Fakat tüm bunlar gerçekleştirilirken, iyiliğin her zaman kendi kötülüğünü yarattığını, ve tek düşünen hayvan türü olan insanın da, içerisinde iyilik kadar kötülüğün de saklı durduğunu unutmamak gerekiyor. Ortaya konan her iyi değerin karşılığında neyi feda ettiğimizi iyi düşünmemiz gerekiyor, maalesef şu anda yapılan icatların çoğunda böyle bir kaygının güdülmediğini görüyoruz.
Hayatımızın yapı taşlarından biri haline gelen, yeni nesil iletişim araçlarının atası, üç elektrotlu radyonun mucidi Lee de Forest'da şişik egosuna rağmen kendi icadının gelecek nesillerde yaratacağı etkiyle ilgili pesimist öngörülerde bulunuyor. De Forest "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceğini" dile getiriyor ve ekliyor, "Burada ne kadar korkunç siyasal sonuçlar yatıyor! Bu akıbetin bizi değil, gelecek kuşakları bekliyor olmasına şükretmeliyiz."
Şimdi biraz olsun durun ve düşünün, 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini bile tamamlamadık, çevrenizdeki ebeveynlere bakın, muhtemelen aşağıdaki görselde yer alan sahnelerle sıkça karşılaşmışsınızdır, ebeveynler kendi boş zamanlarını arttırmak ve hiperaktivite düzeyi yüksek olan çocuklarını oyalayabilmek adına, 21. yüzyılın yukarıda bahsi geçen oyuncaklarına başvururlar. Biz dijital dünyanın profesyonelleriyse sürekli olarak yeni yöntemler ve farklı uygulamalar ile öncelikle sizin daha sonra da çocuklarınızın zamanlarına talip oluruz.
Bu durum şu anda bir kısır döngüye dönüşmüş durumda, daha önce hiç bir nesil bu derece donanımlı ve interaktif teknolojik cihazlarla büyümedi, internetin tabana yayılması sadece 20 yıllık bir maziye sahip, ve hiç bir neslin beyinleri bu derece manipülasyona açık değildi.
Anlattıklarım size saçma gelmiş olabilir, fakat insan beyninin özellikle çocukluk çağında ve yetişkinliğe geçilen ilk yıllardan itibaren tüm yaşantımız süresince kullanılan alet edavat ve dış şartların etkisiyle şekillendirilebilir olduğunu biliyor muydunuz? Bu gerçeği de göz önüne aldığımızda De Forest'ın bilim kurgu tahminlerinin tam olarak onun kafasındaki gibi olmasa da 21. yüzyılın ikinci yarısında ve son çeyreğinde gerçekleşme ihtimali bulunuyor. De Forest'ın görüşünden farklı olarak benim korkum konunun sadece siyasal boyutu değil, asıl büyük sorunun ekonomide, eğitimde ve ekolojik dengelerde yaşanabileceğini düşünüyorum. Çünkü ihtiyaçlar hiyerarşimizde siyaset yer almıyor.
De Forest'ın ilk saptamasına gelince "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceği" görüşünde özellikle isteksiz beyinler tanımının altını çizmek isterim. Zaten bilgiyi almaya çok da istekli olmayan beyinlerimizin, ilerleyen dönemlerde daha da isteksiz hale gelmeyeceğinin garantisi yok, sunulan pratiklik ekosistemi bunu şimdiden sağlamaya başladı, yeni nesiller, hazır ve pratik bilgiler dünyasında yetişiyor, onlara empoze edilen bir kaç tıklamayla çok fazla iş başarabilecek oldukları, zamanın bu sayede kendilerine kalacağı.
Peki ya bir sonraki nesil bir kaç tıklamayı da yapmak istemezse? Onun yerine hazırlanmış bilginin direkt olarak beyne girmesini talep ederse.
Eğer ebeveynler kendi çocuklarının bu yolla daha donanımlı olacaklarına, daha üst düzey işlerde çalışacaklarına, gelir düzeylerinin yükseleceğine inanırlarsa, inanın bana bu tarz bir arz oluştuğunda gereken talebi fazla sorgulamadan yaratacaklardır, bu durumda De Forest'ın bilim kurgusunun gerçeğe dönüşmeyeceğinin garantisini kimse veremez.
Bu blogu bir kaç sene önce oluşturdum, özellikle e-ticaret, dijital projeler ve sosyal medya alanında bir çok projenin içerisinde yer aldığımdan, oluşan bilgi birikimimi notlar haline getirmek arşivlemek ve paylaşmak istedim, fakat zaman zaman kendimi tutamayarak farklı alanlarda da bilmişlik tasladığımın farkındayım, maalesef ben çenesini tutamayan o çatlak sesli huysuzlardan biriyim.
Tabi ki blog kapsamında, sosyal medya projelerinde, mobil uygulamalarda, internet temelli her türlü çalışmada başarı ve başarısızlık kriterlerini irdelemeye, ana alanımda danışmanlık vermeye devam edeceğim, çünkü yaşam devam ediyor, ve çağın gerekleri bunlar.
Bununla birlikte ara sıra huysuzlanan ve farklı konularda yazmak isteyen ruh halimden pişman mıyım diye sorarsanız eğer, cevabım hayır. Arada bir dilim sürçtü ise affola.
24 Ekim 2015 Cumartesi
Sosyal Medyada Başarı Formülleri: Basitlik - Basitlik - Basitlik
Geçtiğimiz haftalarda bu blogda sosyal medyada başarı formülleri üzerine 2 farklı yazı yer aldı, bu yazılardan ilkinde lokasyon bazlı uygulamaları, ikincisindeyse davet mekanizmalarını ele aldık.
Bu güne kadar yaptığımız uygulamalarda ne kadar çok fonksiyonla işe başladığımızı ve başarılı olan uygulamalarımızda ne kadar az fonksiyonun yer aldığını gördüğümde şaşırıyorum. Ve her seferinde yeni bir çalışma yaptığımızda "Basitliğin" ne derece önemli olduğunu bilmeme rağmen, bir çok farklı fonksiyonu eklemekten ve işin ilerleyen safhalarında sadeleştirmeye çalışmaktan da kendimi alamıyorum.
Şimdi ise değineceğimiz konu piramidin tepe noktasında yer alan ve sosyal medya uygulamalarında başarının kilit noktası olan "Basitlik".
Konu basitlik olunca söylenmesinin çok kolay, fakat uygulamaya aktarılmasının çok zor olduğunu yazının hemen başında kabul etmemiz gerekiyor.
Bu güne kadar yaptığımız uygulamalarda ne kadar çok fonksiyonla işe başladığımızı ve başarılı olan uygulamalarımızda ne kadar az fonksiyonun yer aldığını gördüğümde şaşırıyorum. Ve her seferinde yeni bir çalışma yaptığımızda "Basitliğin" ne derece önemli olduğunu bilmeme rağmen, bir çok farklı fonksiyonu eklemekten ve işin ilerleyen safhalarında sadeleştirmeye çalışmaktan da kendimi alamıyorum.
Bu durum üzerinde kafa yorarken, daha önceden bir yerlerde okuduğum (üzgünüm atıfta bulunamıyorum çünkü nerede okuduğumu hatırlayamıyorum) BİLGİNİN LANETİ tanımı aklıma geldi, evet BİLGİNİN LANETİ, özellikle kırmızıyla yazıyorum, altını çiziyorum ve bold yapıyorum.
Biz sosyal medya girişimcileri, uygulama geliştiriciler, web 2.0 proje üreticileri, hepimiz bir şekilde bilgini lanetinden muzdaribiz, ulaşmamız gereken nihai hedefin basitlik olduğunu biliyoruz, fakat kendi bilgi yoğunluğumuz içerisinde projemizde ilerlerken yaptığımız işe kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, bize basit gelen ve el yordamıyla çok hızlı bir şekilde kullandığımız kendi uygulamalarımızı, son kullanıcıların gözünden görmeyi unutuyoruz.
Aylarca ve belki yıllarca emek verilen uygulamalarımız kullanıcıların eline ulaştığında, biz nasıl rahat bir şekilde kullanabiliyorsak, aynı rahatlıkla ve bizimle eşit kavrayış düzeyinde kullanıcılarımızın da hemen uygulamamıza adapte olmasını bekliyoruz.
Oysa kullanıcılar için biz Facebook News Feed'de yer alan ve sürekli aşağıya doğru akan Postlardan sadece birisiyiz. Onların sınırlı zamanlarından kendi hanemize bir kaç dakikayı yazdırmaya çabalıyoruz, kendi hanemize yazdırdığımız o bir kaç dakika içerisinde, potansiyel kullanıcılarımıza ne kadar basit bir uygulama sunabilirsek, tabana yayılma şansımız da o derece artıyor.
Uygulamamızın son kullanıcı tarafından kavranma süresi ne kadar uzarsa, kullanıcıları kaybetme ve tekrar kazanamama tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir.
Uygulamamızın son kullanıcı tarafından kavranma süresi ne kadar uzarsa, kullanıcıları kaybetme ve tekrar kazanamama tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir.
14 Ekim 2015 Çarşamba
Sosyal Medyada Başarı Formülleri: Davet-Davet-Davet
Blogda bir önceki yazıda lokasyon belirtme seçeneklerinin bir uygulamanın sosyal medya entegrasyonunda ve başarısında ne kadar önemli etkiye sahip olduğunu incelemiştik.
Bu yazı kapsamında inceleyeceğimiz konu ise; davet sistemine sahip ve kapalı devre çalışan uygulamaların başarıya olan etkileri.
İlk olarak davet sisteminin ve kapalı devre uygulamaların çalışma mekanizmaları üzerinde durmamızda fayda var. Bir uygulama dağıtıma verildiğinde, kapalı devre çalışmasını, sadece içerideki eski kullanıcıların davetiye göndermesiyle yeni üyelerin kabul edilmesi olarak tanımlayabiliriz.
Bir çok sosyal medya aplikasyonu başlangıç seviyesinde kapalı devre çalışmanın nimetlerinden faydalanmışlardır. Bu nimetlerden en önemli ikisine gelince.
* Gizem Oluşturma, kapalı olana karşı duyulan merak algısından faydalanmak.
Aynen gerçek hayatta olduğu gibi, önünde sıraların oluştuğu ve içeriye girmek için can attığınız mekanları düşünün, aslında bu mekanlarda içerisi boş olsa bile kapıda bir kuyruk yaratıldığını ve içeriye insanların yavaş yavaş alındığını, kuyruğun bu sayede sürekli hale getirildiğini unutmayın. Uygulamanızda yaratmanız gereken de işte aynen bu algıdır, içeriye yavaşça ve belirli bir sıra dahilinde kullanıcılarınızı alın ve gizem oluşturmayı düzenli hale getirin.
* Sınırlı kitle ile testleri daha başarılı bir şekilde yürütmek ve oluşabilecek hataların az kişi tarafında görülmesini sağlamak.
Uygulamanız özellikle beta sürümündeyken, private beta sizin kurtarıcınız ve yol göstericiniz olacaktır. Çünkü ilk sürümler ne kadar teste tabi tutulmuş olursa olsun, son kullanıcılarınız tarafından yapılacak ziyaretlerde sizin testler sırasında fark edemeyeceğiniz hatalarla ve farklı kullanıcı deneyimleriyle karşılaşacaksınız, bu nedenle de uygulamanızın en azından ilk sürümlerini davetiye sistemiyle yürütmek yararınıza olacaktır.
Bu sayede kısaca davetiye mantığının sosyal medyada başarıya giden yolda bize sağlayacağı faydalara değinmiş olduk. Sosyal Medyada Başarı Formülleri serisinde bir sonraki yazımızın başlığna gelince: "Basitlik-Basitlik-Basitlik"
Bu yazı kapsamında inceleyeceğimiz konu ise; davet sistemine sahip ve kapalı devre çalışan uygulamaların başarıya olan etkileri.
İlk olarak davet sisteminin ve kapalı devre uygulamaların çalışma mekanizmaları üzerinde durmamızda fayda var. Bir uygulama dağıtıma verildiğinde, kapalı devre çalışmasını, sadece içerideki eski kullanıcıların davetiye göndermesiyle yeni üyelerin kabul edilmesi olarak tanımlayabiliriz.
Bir çok sosyal medya aplikasyonu başlangıç seviyesinde kapalı devre çalışmanın nimetlerinden faydalanmışlardır. Bu nimetlerden en önemli ikisine gelince.
* Gizem Oluşturma, kapalı olana karşı duyulan merak algısından faydalanmak.
Aynen gerçek hayatta olduğu gibi, önünde sıraların oluştuğu ve içeriye girmek için can attığınız mekanları düşünün, aslında bu mekanlarda içerisi boş olsa bile kapıda bir kuyruk yaratıldığını ve içeriye insanların yavaş yavaş alındığını, kuyruğun bu sayede sürekli hale getirildiğini unutmayın. Uygulamanızda yaratmanız gereken de işte aynen bu algıdır, içeriye yavaşça ve belirli bir sıra dahilinde kullanıcılarınızı alın ve gizem oluşturmayı düzenli hale getirin.
* Sınırlı kitle ile testleri daha başarılı bir şekilde yürütmek ve oluşabilecek hataların az kişi tarafında görülmesini sağlamak.
Uygulamanız özellikle beta sürümündeyken, private beta sizin kurtarıcınız ve yol göstericiniz olacaktır. Çünkü ilk sürümler ne kadar teste tabi tutulmuş olursa olsun, son kullanıcılarınız tarafından yapılacak ziyaretlerde sizin testler sırasında fark edemeyeceğiniz hatalarla ve farklı kullanıcı deneyimleriyle karşılaşacaksınız, bu nedenle de uygulamanızın en azından ilk sürümlerini davetiye sistemiyle yürütmek yararınıza olacaktır.
Bu sayede kısaca davetiye mantığının sosyal medyada başarıya giden yolda bize sağlayacağı faydalara değinmiş olduk. Sosyal Medyada Başarı Formülleri serisinde bir sonraki yazımızın başlığna gelince: "Basitlik-Basitlik-Basitlik"
11 Ekim 2015 Pazar
Sosyal Medyada Başarı Formülleri: Lokasyon-Lokasyon-Lokasyon
Önceki dönemlerde sosyal medya hakkında bu blog kapsamında yer alan yazılara ek olarak, sırada sosyal medyada başarıya ulaşma formülleri üzerindeki incelemeler var.
İlk olarak üzerinde duracağımız konu, "Bir sosyal medya uygulamasının başarısında Lokasyon Bazlı Uygulama entegrasyonunun önemi." olacak.
İlk olarak üzerinde duracağımız konu, "Bir sosyal medya uygulamasının başarısında Lokasyon Bazlı Uygulama entegrasyonunun önemi." olacak.
Yazının hemen başında, lokasyon bazlı uygulamayla ne kastettiğimize kısaca değinelim. En basit tanımıyla; mobil cihazlar aracılığıyla bulunduğunuz konumu kendi sosyal ağınız ile paylaştığınız, konum desteği sağlayan her tür uygulamayı lokasyon bazlı uygulama olarak adlandırabiliriz.
Bir uygulamanın lokasyon gösterme desteğine sahip olmasıyla sosyal medyada başarılı olabilmesi arasında ciddi bir ilişki bulunmaktadır.
Lokasyon belirtme ihtiyacı hem sosyolojik hem de psikolojik temellere dayanmaktadır. Bu blog kapsamında daha önce yayınlanan Gezi Savaşları başlıklı yazı hafif ironi içermesine rağmen lokasyon bazlı uygulamaların neden başarılı olduğuna dair bazı tespitler de içeriyordu meraklı okuyucunun ayrıca ilgisini çekeceğini düşünüyorum.
Tüketim toplumunun bireylerine her dönemde yeni ve özgün araçlarla farklı tüketim alışkanlıkları benimsetilir ve tüm iş modellerinin de bu araçların nimetlerinden faydalanacak şekilde kurgulanması gerekir, bu kurguyu gerçekleştiremeyen iş modellerinin başarı şansı gerçekleştirebilenlere göre oldukça düşüktür.
2000'ler ve 2010'lu yıllarda benimsetilen yeni tüketim alışkanlığı, Deneyim Pazarlamasıdır, Deneyim Pazarlamasının temelinde, yeni orta sınıfın gezdiği gördüğü ve deneyimlediği her tür mekanı paylaşma isteği ve bu paylaşma isteğinin arkasından gelen, pazarlamanın taklit etkisi sayesinde daha geniş kitlelerin aynı mekanlara ve deneyimlere doğru çekilmesi yatar.
Lokasyon belirtme ihtiyacı hem sosyolojik hem de psikolojik temellere dayanmaktadır. Bu blog kapsamında daha önce yayınlanan Gezi Savaşları başlıklı yazı hafif ironi içermesine rağmen lokasyon bazlı uygulamaların neden başarılı olduğuna dair bazı tespitler de içeriyordu meraklı okuyucunun ayrıca ilgisini çekeceğini düşünüyorum.
Tüketim toplumunun bireylerine her dönemde yeni ve özgün araçlarla farklı tüketim alışkanlıkları benimsetilir ve tüm iş modellerinin de bu araçların nimetlerinden faydalanacak şekilde kurgulanması gerekir, bu kurguyu gerçekleştiremeyen iş modellerinin başarı şansı gerçekleştirebilenlere göre oldukça düşüktür.
2000'ler ve 2010'lu yıllarda benimsetilen yeni tüketim alışkanlığı, Deneyim Pazarlamasıdır, Deneyim Pazarlamasının temelinde, yeni orta sınıfın gezdiği gördüğü ve deneyimlediği her tür mekanı paylaşma isteği ve bu paylaşma isteğinin arkasından gelen, pazarlamanın taklit etkisi sayesinde daha geniş kitlelerin aynı mekanlara ve deneyimlere doğru çekilmesi yatar.
Geliştirmekte olduğunuz uygulama her ne olursa olsun, ya kendiniz bir şekilde içerisine lokasyon belirtme seçenekleri ekleyin(yazılım gücünüz ve altyapınız eğer bu tarz bir yapı kurmanız için olanak tanıyorsa), veya lokasyon bazlı ve SDK (software development kit) sunan bir uygulamayla kendi uygulamanızı entegre etmenin bir yolunu bulun.
Başarı şansınızı ciddi oranda arttıracak olan bu eforun size bir çok faydası olacaktır. Bu faydalardan en önemli ikisini gelince;
Öncelikle uygulamanızın başlangıçta sadece kendi lokal ağınız tarafından kullanılacağını göz önüne alırsanız, lokasyon belirtme özelliğini sunacağınız ilk dönem kullanıcılarınızın, uygulamanızı paylaşma iştahı çok daha yüksek olacaktır.
İkinci olarak, lokasyon belirtme uygulamalarıyla entegre bir yapı kurmanız, gelir modeli oluşturma aşamasında da size bir çok fayda sağlayacaktır, yazının giriş bölümünde de açıkladığım gibi, deneyim pazarlaması, lokasyon belirtme desteğine sahip uygulamalardan beslenmektedir, ve bu tarz uygulamaları pazarlama faaliyetlerinin temeline yerleştirmektedir.
İkinci olarak, lokasyon belirtme uygulamalarıyla entegre bir yapı kurmanız, gelir modeli oluşturma aşamasında da size bir çok fayda sağlayacaktır, yazının giriş bölümünde de açıkladığım gibi, deneyim pazarlaması, lokasyon belirtme desteğine sahip uygulamalardan beslenmektedir, ve bu tarz uygulamaları pazarlama faaliyetlerinin temeline yerleştirmektedir.
Sosyal Medyada Başarı formüllerinde bir sonraki yazıya gelince işte bir sonraki başlığımız: "Davet-Davet-Davet" olacak.
3 Eylül 2015 Perşembe
Kendinden Utanıyor musun? Ben Utanıyorum.
Ey sevgili dostum,
Bodrum sahillerine vuran 3 yaşındaki yavrunun resmini sosyal medyada paylaştın mı?
Veya paylaşan bir arkadaşının resminin altına yorum yazdın mı?
En azından Facebook'a girdiğinde olaydan haberdar olmuş ve ekran karşısında gözyaşlarını tutamamışsındır, yoksa yanılıyor muyum?
Evet her yerde yazdığı ve bilindiği gibi, Bodrum sahillerine vurdu 3 yaşında bir çocuk.
Eminim o Bodrum sahillerinde şezlonglara uzanıp ufka dalışımızın üzerinden çok zaman geçmemiştir, o beş yıldızlı her şey dahil sistemiyle çalışan tatil köyünden ne kadar uzakta çekilmiştir ki o resim?
Hani şu tonlarca yemeğin usulcacık imha edildiği tatil köyü var ya, işte o otelden bahsediyorum, tam yerini bilmesek de, inan bana çok uzağından değil o fotoğraf karesi.
Biz ki o tatil köyünde günümüzü gün ettik, kimi zaman servisi beğenmedik, kimi zaman çalışanların Türklere olan ilgisizliğinden şikayet ettik, bazen odaları kötüydü. Bodrum gece yaşantısı da çok bozmuştu değil mi? Zaten tam da eğlenemedik. Hem kro dolmuştu değil mi Bodrum? Şimdi Çeşme'nin mi modasıydı ne? Ya da işte öyle bir şeyler...
Bu anlattıklarım hiç yabancı gelmiyor değil mi? Evet sevgili dostum, biraz sensin bu anlattılanlardaki biraz da ben.
Şimdi tüm bunları yapanlar olarak, bir resmi sosyal medyada paylaşarak kendimizi daha iyi biri olduğumuza inandırabilir miyiz? Hiç utanç duymadan gerçekten bunu yapabilir miyiz?
Eğer hiç utanç duymadıysan, yazının bundan sonrasını okuma, kapat gitsin bu ekranı, sana çok saçma ve gereksiz gelmiştir yazdıklarım, zaten seninle de ayrı dünyaların insanlarıyız biz dostum! Dostum diyorsam da, lafın gelişi.
Peki ne mi yapmalı? Bu utanç az da olsa nasıl diner biliyor musun?
Her yaptığımızı Facebook'ta ve Instagram'da ve diğer kanallarda paylaşmaktan vazgeçtiğimizde.
Kendi kısacık zevklerimiz uğruna bin bir güçlükle kazandıklarımızı, olur olmaz şaklabanlıklar için harcamaktan usandığımızda.
Bir işin ucundan tutup gücümüz ölçüsünde bir şeyler üretmeye çabaladığımızda.
Kafamızı kaldırıp, gerçekten ve gerçekten çevremizde neler oluyor diye bakındığımızda.
Alın terimizle kazandıklarımızı doğru amaçlar uğruna harcamayı öğrendiğimizde.
Yaptığımız ve bize karşılığında para ödenen işlerimizi abartmayı kesip, aslında bir işe sahip olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu düşünmeye başladığımızda ve bunun için şükretmeyi öğrendiğimizde.
Anlık zevklerimiz ve kendimizi gösterme çabamızın uğruna, mide bozan iğrenç restoranların sahiplerini, ruhsuz tatil köyü işletmecilerini zengin etmeyi bıraktığımızda.
Daha naif, gösterişten ve egolarımızdan arınmış sade bir yaşamı kabullendiğimizde...
Biraz olsun diner bu utanç, çünkü ne sen ne de ben dünyayı daha iyi bir yer yapamayız, şuncacık canımızla bir farkındalık yaratamayız, ne kimsenin görüşünü değiştirebiliriz ne de kimseyi doğru bildiğimiz yola sokabiliriz, herkes kendi doğru bildiği yolda yürümeye devam eder. Ve senin de benim de gücümüz sadece kendimize yeter. Biz sadece kendi yaşantımızda ufak değişiklikler yapabiliriz.
İşte o zaman belki biraz olsun hak edersin o resmi paylaşmayı, ama tüm bunları yapmadan sakın ola ki bir daha o resmi paylaşma. Çünkü ben henüz tüm bu anlattıklarımı yapmayı başaramadım ve o yüzden de o resmi ne paylaşma hakkını ne de yorum yapma hakkını kendimde bulmuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






