3 Eylül 2015 Perşembe

Kendinden Utanıyor musun? Ben Utanıyorum.

Ey sevgili dostum,

Bodrum sahillerine vuran 3 yaşındaki yavrunun resmini sosyal medyada paylaştın mı?

Veya paylaşan bir arkadaşının resminin altına yorum yazdın mı?

En azından Facebook'a girdiğinde olaydan haberdar olmuş ve ekran karşısında gözyaşlarını tutamamışsındır, yoksa yanılıyor muyum?



Evet her yerde yazdığı ve bilindiği gibi, Bodrum sahillerine vurdu 3 yaşında bir çocuk. 

Eminim o Bodrum sahillerinde şezlonglara uzanıp ufka dalışımızın üzerinden çok zaman geçmemiştir, o beş yıldızlı her şey dahil sistemiyle çalışan tatil köyünden ne kadar uzakta çekilmiştir ki o resim? 

Hani şu tonlarca yemeğin usulcacık imha edildiği tatil köyü var ya, işte o otelden bahsediyorum, tam yerini bilmesek de, inan bana çok uzağından değil o fotoğraf karesi. 

Biz ki o tatil köyünde günümüzü gün ettik, kimi zaman servisi beğenmedik, kimi zaman çalışanların Türklere olan ilgisizliğinden şikayet ettik, bazen odaları kötüydü. Bodrum gece yaşantısı da çok bozmuştu değil mi? Zaten tam da eğlenemedik. Hem kro dolmuştu değil mi Bodrum? Şimdi Çeşme'nin mi modasıydı ne? Ya da işte öyle bir şeyler...

Bu anlattıklarım hiç yabancı gelmiyor değil mi? Evet sevgili dostum, biraz sensin bu anlattılanlardaki biraz da ben.

Şimdi tüm bunları yapanlar olarak, bir resmi sosyal medyada paylaşarak kendimizi daha iyi biri olduğumuza inandırabilir miyiz? Hiç utanç duymadan gerçekten bunu yapabilir miyiz?

Eğer hiç utanç duymadıysan, yazının bundan sonrasını okuma, kapat gitsin bu ekranı, sana çok saçma ve gereksiz gelmiştir yazdıklarım, zaten seninle de ayrı dünyaların insanlarıyız biz dostum! Dostum diyorsam da, lafın gelişi.

Peki ne mi yapmalı? Bu utanç az da olsa nasıl diner biliyor musun?

Her yaptığımızı Facebook'ta ve Instagram'da ve diğer kanallarda paylaşmaktan vazgeçtiğimizde.

Kendi kısacık zevklerimiz uğruna bin bir güçlükle kazandıklarımızı, olur olmaz şaklabanlıklar için harcamaktan usandığımızda.

Bir işin ucundan tutup gücümüz ölçüsünde bir şeyler üretmeye çabaladığımızda.

Kafamızı kaldırıp, gerçekten ve gerçekten çevremizde neler oluyor diye bakındığımızda.

Alın terimizle kazandıklarımızı doğru amaçlar uğruna harcamayı öğrendiğimizde.

Yaptığımız ve bize karşılığında para ödenen işlerimizi abartmayı kesip, aslında bir işe sahip olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzu düşünmeye başladığımızda ve bunun için şükretmeyi öğrendiğimizde.

Anlık zevklerimiz ve kendimizi gösterme çabamızın uğruna, mide bozan iğrenç restoranların sahiplerini, ruhsuz tatil köyü işletmecilerini zengin etmeyi bıraktığımızda.

Daha naif, gösterişten ve egolarımızdan arınmış sade bir yaşamı kabullendiğimizde... 

Biraz olsun diner bu utanç, çünkü ne sen ne de ben dünyayı daha iyi bir yer yapamayız, şuncacık canımızla bir farkındalık yaratamayız, ne kimsenin görüşünü değiştirebiliriz ne de kimseyi doğru bildiğimiz yola sokabiliriz, herkes kendi doğru bildiği yolda yürümeye devam eder. Ve senin de benim de gücümüz sadece kendimize yeter. Biz sadece kendi yaşantımızda ufak değişiklikler yapabiliriz.

İşte o zaman belki biraz olsun hak edersin o resmi paylaşmayı, ama tüm bunları yapmadan sakın ola ki bir daha o resmi paylaşma. Çünkü ben henüz tüm bu anlattıklarımı yapmayı başaramadım ve o yüzden de o resmi ne paylaşma hakkını ne de yorum yapma hakkını kendimde bulmuyorum.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Monetization İçin 4 Farklı Model

Dijital girişimler alanında faaliyet gösterenlerin veya göstermeye niyetli olanların yol haritalarının hem başlangıç noktasında hem de son noktasında "Monetization" yer alır.

Ticari bir faaliyet olarak hem zaman hem de maddi yatırımlar yaptığımız dijital (web+mobil) projelerimizin belirli bir aşamasında kendi nakit akışlarını sağlamaları ve bir sonraki aşamada karlı yapıya geçmiş olmaları gerekmektedir.



Dijital ticari projemizi ister kendimiz yürütelim, ister yatırım firmalarına sunacak olalım, her iki senaryoda da Monetization yöntemlerimiz, iş modelimizin en önemli noktasını oluşturacaktır.

Henüz Türkçe tam karşılığını veremesek de, oldukça eğreti ve ucuz bir tanımlama olsa da; monetize etmek - paraya çevirmek şeklinde karşılık bulduğunu söyleyebiliriz.

Dijital girişimler için literatürde tanımı bulunan 4 farklı "Monetization" yöntemi yer almaktadır. Bu 4 yöntemden kendi projelerimize en uygun görünen 1 veya 2 tanesini yolun başında belirlememiz, ve yatırımcı dosyalarımız içerisinde doğru projeksiyonlarla bu yöntemleri kendi projelerimizde nasıl uygulayacağımızı gösterebilmemiz gerekmektedir. Yazının başında belirttiğim gibi, projelerimizi kendimiz finanse ediyor olsak bile "Monetization" yöntemlerimize yeterli mesaiyi vermemizde fayda vardır.

Şimdi sırasıyla 4 yöntemi inceleyebiliriz:

* In-App Advertising (Uygulama içi reklam modeli)

Uygulamamız içerisinde, uygulamanın arayüzünü yormayacak ve kullanıcı deneyimini düşürmeyecek yapıda reklam alanları yaratmak ilk olarak inceleyeceğimiz Monetization Modelidir.

Bu modeli kullanmaya karar vermeden önce dikkat etmemiz gereken bazı noktalar bulunmaktadır, Uygulamamızın yapısının hedeflenebilir üye bilgileri almaya müsait olması gerekmektedir, yani yaş cinsiyet ve benzeri demografiklerle düzgün bir şekilde bölümlendirilmiş bir kullanıcı kitlesine sahip olmamız veya uygulamamızın yapısal olarak ileri bir tarihte bu tarz bir kitle oluşturabilmesi gerekmektedir. Çünkü reklam verenler trafik satın alırken doğru hedef kitleye ulaşmak isteyeceklerdir, yeni medya düzeninde yaratılan trafiğin niceliği değil niteliği ve kalitesi çok daha önemli bir hal almıştır.

* Freemium (Gated Features)

Uygulamamızda yer alan özellikleri standart özellikler ve ekstra özellikler olarak iki bölüme ayırmak, yine uygulama içerisinde yaratacağımız farklı üyelik tiplerinden standart üyeliği ücretsiz olarak sunmak, üst seviye üyelikleri ise piyasa şartlarında fiyatlandırarak cazip bir kısım özelliği sadece üst üyelik modeli satın almış olanların kullanımına açmak Freemium (Gated Features) olarak tanımlanmaktadır.

Seviye mantığında çalışan oyunlar için oldukça uygun bir monetization modelidir. Uygulamamız içerisinde geçirilen süre yüksekse ve aynı kullanıcılar tarafından uygulamamız sürekli olarak kullanılmaktaysa freemium modeli kullanmak yararımıza olacaktır. Fakat bu model ile yeterli nakit akışını bize sağlayacak gelir elde edebilmek için hatırı sayılır miktarda düzenli giriş yapan kullanıcı kitlesine sahip olmamız gerektiğini ve bu kitlenin oluşmasının da uzunca bir süre alacağını hesaba katmamız gerekmektedir.


* In-App Purchases

Özellikle oyun bazlı uygulamalarda kullanılan bu modeli farklı tipteki uygulamalarda da kullanmak mümkündür.

Bu modelin temelini uygulama içerisindeki belli özellikleri kullanıcılara ücretli olarak satmak oluşturur. Dijital oyunlarda ekstra hakların satılması veya dijital para birimi satılması gibi yöntemleri bulunmaktadır.

Bu yöntemi uygulayacak olanların  dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır, uygulama içerisindeki alışveriş sepeti yapısına kullanıcıların doğru bir şekilde yönlendirilmesi ve alışveriş sepeti yapısının çok basit olması gerekmektedir. Ayrıca uygulama içerisinde yapılacak olan dijital ürün alımlarında elde edilecek olan faydanın da kullanıcıya çok açık ve basit bir dille anlatılmış olması önemlidir.

*Sponsorships (Incentivized Advertising)

En yeni yöntemlerden biri olan Sponsorships (Incentivized Advertising) uygulama içerisinde belirli hedeflerin konması ve kullanıcıların bu hedeflere ulaşmasıyla birlikte, sponsorlar tarafından ödüllendirilmelerine dayanır.

Uygulamanız hedefli bir yapıya sahipse ve yeterli düzeyde kullanıcıya hızlı bir şekilde erişebileceğinizi ön görüyorsanız, kullanıcılarınızı banner reklamlarıyla sıkmadan, onlara ekstra faydalar sağlayarak Sponsorships (Incentivized Advertising) tercih etmeniz mümkündür. Sponsorlar ise yenilikli bir iş modelinden daha kaliteli trafik elde edecekleri için önümüzdeki dönemlerde yıldızı parlayacak bir "Monetization Modeli" olarak göze çarpmaktadır.

Bu şekilde 4 farklı modeli kısaca incelemiş olduk, farklı fikirleriniz veya bu yazı kapsamında açıklanmış olan modellerle ilgili görüşleriniz varsa sayfa yorumlarından paylaşabilirsiniz.

Faydalı olması ümidiyle...

2 Ağustos 2015 Pazar

Mutluluk = Gerçekleşen > Beklenti

İnsanın mutluluk arayışı, zamandan ve mekandan bağımsız, bir salgın hastalık gibi, tüm dünyada, tüm dinlerde, tüm ırklarda...

Tüm insanlığın tek geçerli ortak noktası...

Bir çok konuda çatışma içerisinde olsak da, aslında hepimizin tek ortak paydası...

Mutluluk Arayışı

Oysa salt mutluluk veya mutsuzluğun aslında var olmadığını, hayatın mutluluk ve mutsuzluk anlarının bir bütünü olduğunu kabullendiğimizde gerçek huzura ve iç dengeye ulaşabiliyoruz.

Çevreme baktığımda sıkça duyduğum sorular, serzenişler... "mutlu olmayı hak etmiyor muyum?" / "mutlu olmak için ne yapmalıyım?" / "ne yaparsam yapayım kendimi yeterince mutlu hissetmiyorum"

Peki cevabı nedir? En bilgelerde mi saklı? Yoksa cevap verilemez bir soru mu?

Evet bir cevabı var, öncelikle mutluluk takıntısından kurtulmamız gerekiyor.  Hayat mutluluk takıntısıyla ziyan edilmeyecek kadar kısa.

Bize sürekli olarak empoze edilen, "hep mutlu ol", "umarım çok mutlu olursunuz", "sen mutlu olmayı hak ediyorsun" telkinlerinin yapmacıklığını görmeli ve bu telkinlere nazik bir gülüşle karşılık verip, yaşam gayemiz yapmamalıyız.

Eğer bu tuzağın içerisine düşersek ne mi olur?

Düzenin istediği oyunu oynamaya başlarız, mutluluk arayışı bizi irademizin gücüne veya güçsüzlüğüne bağlı olarak farklı tüketimlere yöneltir, girdabın içerisine çekilerek sistemin arzuladığı oyunculardan biri haline geliriz. Sahte ve yapmacık yönlendiricilerin, danışmanların, uzmanların veya adları her neyse, hayatımızı yönlendirmesine izin verir, onlara hem maddi hem manevi olarak borçlanmaya başlarız.

İşin özünde hiç doymak bilmeyen tarafımız midemiz değil, ruhumuzdur.

Ve ruhumuz da aynen midemiz gibi mutlak bir diyet hali içerisinde yer aldığında formumuzu koruyabiliriz.

Öncelikle hayatımızda kendimize koyduğumuz hedeflerden bir kısmının gerçekleşeceğini ve bir kısmının ise her zaman hayal olarak kalacağını kabullenerek işe başlayabiliriz.

Çünkü elde ettiğimiz her maddi varlığın veya kazandığımız her başarının bir üst seviyesi mutlaka vardır.

İnsan olarak hedefsiz yaşayamadığımız gibi, herhangi bir hedefimizden arzuladığımız sonucu alamadığımız zaman, elimizde kalanla yetinmeyi başarabilmek, aslında kendimize verebileceğimiz en büyük ödüldür.

Bu sayede gerçekleşmiş olan durumumuz beklediğimiz durumumuzla ya eşit olacak veya gerçekleşen durum beklenen durumumuzun üzerinde yer alacaktır. Mutluluğun en geçerli ve basit formüllerinden birisi budur.




30 Haziran 2015 Salı

Bu Gün Dene, Çok Geç Olmadan Dene, Hemen Dene!

Hayat rutin, hayat koşturmakla geçiyor...

Geçiyor evet, istesek de istemesek de geçiyor. Bizler de yaşamımız boyunca, dünya üzerinde ama iyi ama kötü bir misafirlik süreci yaşıyoruz.

Bu misafirliğimiz süresince, her günümüzün yaklaşık 8-12 saatlik dilimini bir iş yerinde çalışmakla geçiriyoruz, kimimiz camı penceresi olmayan bir odada bilgisayar başında, kimimiz yollarda, kimimiz bir inşaat alanında, belki bilek gücüyle belki de beyin gücüyle çalışarak ve yıpranarak.

Tablo ne kadar korkutucu görünüyor değil mi? Aslına bakarsanız hiç de korkutucu değil, tam olarak olması gerektiği gibi.

Neden mi? Olay DNA mızla ilgili... Kuşların DNAsı uçmaya, atların DNA'sı koşmaya programlıdır... İşte size bir sürpriz; insanın DNAsı da bir amaca yönelik olarak çalışmaya programlıdır. Bir kuşun DNAsı ile oynarak uçmak yerine karada yaşamasını sağladığımızı düşünün, yaşamı sizce ne kadar uzun sürer. Aynı şey insanlar için de geçerli. Ve biz insanlar kendi DNA'mız ile oynamayı çok
severiz.



DNA'mızda yazılı olan "bir amaca yönelik çalışmak" olgusundan nefret eder, kendimizi çalıştığımız yerden sokaklara atmak için saatleri sayarız. Oysa dünyadaki hiç bir tat, bir amaca yönelik olarak çalışarak, bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkarttığımız küçük veya büyük eserimizin bize yaşatacağı hazzın yerini alamaz.

Üstelik bunu yapmak için doğa tarafından şımartılmış olan üstün yetenekli insanlardan birisi olmamız da gerekmez. Hepimiz kendi becerilerimiz doğrultusunda iş yaşantısı içerisinde bir amaç belirleyebilir ve belirlediğimiz bu amaç doğrultusunda bilgi ve donanımlarımızı arttırarak ortaya farklı değerler çıkartabiliriz.

Çünkü yazının başlangıcında belirtildiği gibi, doğuştan şanslı olan soylu sınıfı dışındaki herkesin yaşamını devam ettirebilmek için ekonomik düzenin bir parçası olması ve bir şekilde diğer insanlara bir servis sağlayarak yaşamını devam ettirecek gelire ulaşması gerekmektedir.

Bu sebepten yapılan iş her ne ise, bu işin yaşamımızın önemli bir bölümüne hakim olacağını kabul etmemiz ve işten kurtulacağımız bir kaç saatlik boş zaman yerine, çalışmakla geçirmek zorunda olduğumuz zamanlardaki yaşam kalitemizi arttırmanın yolunu bulmamız gerekmektedir.

Bunu başarmanın yoluna gelince;

Çalıştığımız iş yerinde bize verilen işi layıkıyla yapmak ve işe bir katma değer ekleyecek fikirler üreterek bu fikirleri hayata geçirmek için çabalamak bu yollardan biridir, tabi ki çalıştığımız
iş ortamında bir çok farklı ve zor karakterle birlikte olmamız gerektiği gerçeğini göz ardı edemeyiz, buna rağmen biz kendi alanımızda elimizden geleni yapar ve oluşturabileceğimiz katma değeri layıkıyla sağlarsak er ya da geç içinde bulunduğumuz iş ortamında veya bir başka iş ortamında, hatta kendi işimizde amaçladığımız başarılara ulaşabiliriz.

Özetlersek her ne işle uğraşıyor olursak olalım, iş içindeki yaşam kalitemizi yükseltmenin yollarını aramak ve bulmak zorundayız, iç huzurun yoğun olduğu mutlu ve dingin bir hayat geçirmenin başka yolu yoktur. Aksi durumda bir günün 10 saatini iş dışında geçireceğimiz 2 saat için heba etmiş oluruz ki, bu da büyük bir zaman israfı anlamına gelir.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

GEZİ SAVAŞLARI

Yazıya başlamadan hemen önce, yazının başlığına kısaca açıklık getirmek isterim, burada incelenecek konuların 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olaylarıyla ilgisi bulunmamaktadır.

Burada anlatılacak olanlar hepimizin bir şekilde, farkında olarak veya olmayarak içerisine çekilmiş olduğumuz, sosyal medya tarafından da tetiklenen Gezi Savaşlarıdır.

Peki Gezi Savaşları ne anlama geliyor? Ve biz Gezi Savaşlarının içerisine nasıl dahil oluyoruz?

Gezi savaşları, sosyoekonomik statülerden bağımsız olarak, toplumun her kesiminden ve her yaş grubundan insanın kolayca kendini kaptırabileceği bir oyun, hatta bir bağımlılık. Bu bağımlılığı yaratan ise, insanların birbirlerini takip etme ve gözetleme dürtülerinden faydalanan, mobil yapıya sahip lokasyon bazlı sosyal medya uygulamalarıdır.

İnsan doğası gereği gezmek, görmek ve keşfetmenin arayışında olan bir varlıktır, oldukça insancıl bir eylem olan bu keşif duygusu, modern insanın ortaya çıkışıyla birlikte tarih sahnesinde yerini almaya başlamış, ve günümüze kadar da artan bir ivmeyle varlığını sürdürmüştür.

Modern insanın en güncel uzantısı olan teknolojik insan ise, keşif duygusunu kendisine sunulan akıllı telefonlar, yüksek çözünürlüğe sahip mobil kameralar ve mobil cihazlara yüklenen lokasyon destekli yazılımlar ile farklı bir boyuta taşımıştır. Artık gezme görme ve keşfetme ihtiyacı sosyal bir statü sembolü haline gelmiş, tırnak içerisinde söylemek gerekirse getirilmiştir.

Günümüzde teknolojik insan, gezdiği ve gördüğü yerleri, foursquare ile etiketliyor, instagram ile özenle filtrelediği fotoğrafları paylaşabiliyor, facebook sayfasında kendi duvarında gezgin yaşam deneyimlerini takipçilerinin beğenisine sunabiliyor ve tüm bu uygulamaların birbirleriyle olan entegrasyonu sayesinde  yaşam deneyimlerini sürekli ve düzenli bir şekilde çevresiyle paylaşabiliyor.

Aslına bakarsanız, başlangıçta bu durumu yeni normal olarak benimsiyor ve kimseye bir zararı olmadığını düşünüyordum, ta ki bu paylaşımların gerçek nedenini keşfedene kadar.

Bizler istisnasız bir biçimde birbirimizin hayatına ilgi duyarız, yakın ve uzak çevremizin yaptıkları eylemler bizi ilgilendirir. Bir arkadaşımız tarafından yapılan bir paylaşımı "like"layarak karşılığında bizim ilerleyen zamanlarda yapacağımız bir gezimizden paylaşımlarımızın bu arkadaşımız tarafından "like"lanmasını bekleriz. Alınan "like" adedi zaman içerisinde bizi tatmin eden bir sosyal statü sembolü haline gelir. Ve bu işin temelinde de olduğumuz yerler, bulunduğumuz mekanlar ve yaşadıklarımızı gösterme arzusu yatar.

Yaptığımız  üst düzey bir gezimizin paylaşımıyla bir anda yüzlerce kişinin ekranlarına düşmeyi başarırız ve alacağımız "like" adetleri bize anlık bir tatmin duygusu yaşatır. Fakat unutmamamız gereken, bu paylaşımı gören bir çok kişinin maddi ve manevi imkanlarıyla bizim yaşam deneyimlerimizden uzak olma ihtimalleridir, yediğimiz kaliteli bir yemek, yüzmekte olduğumuz serin sular o anda bize istediğimiz "like"ı veren fakat ofis ortamında veya aklımıza bile gelmeyecek bir durumda olan bir arkadaşımız tarafından pek de gönülden gelmemiş olabilir.

Fakat bu durum bizi hiç ilgilendirmez, biz o anda hak ettiğimizi yaşamaktayızdır, ve hakkımız olanı, tüm dünyaya, en azından kendi sanal dünyamıza haykırarak tepkilerini ölçmek isteriz. Aslına bakarsanız amacımız çevremizi içinde bulunduğumuz duruma özendirmek ve onları da Gezi Savaşlarının içerisine çekmektir. Ve genelde de bunda başarılı oluruz, çünkü Gezi Savaşlarının içerisine dahil olmak 18-40 yaş aralığında yer alan orta ve orta üst sınıflar için yeni normaldir.

Bu durum, yukarıda kısaca özetlendiği gibi, sosyal medya araçlarıyla beslenir ve çığ etkisiyle gelişerek, gezi savaşlarına sürekli yeni bireyler dahil edilir. Toplum tarafından yeni normal olarak algılanan Gezi Savaşları, yine toplumun geniş bir kesimi tarafından benimsenir ve teşvik edilir. Gezi Savaşları kapsamındaki bu tarz yaşam deneyi paylaşımlarına karşılık, bireysel olarak yapılan iyilikler, gönüllü yardımlar, ve benzerlerinin gösterilmesi zaten doğası gereği ayıp olarak kabul ediliyor, ve çok sınırlı olan insani hareketler özellikle mobil sosyal medya uygulamalarında kendilerine yer bulamıyor.

Taklit kültürü, sunulan bu sanal dünyayla birlikte, daha bencil ve daha fazla ben merkezcil bireysel aktivitelerin tetiklenmesine olanak tanır, yeni pazarlama araçları da büyük bir coşkuyla bu aktivitelerin gelişmesine hizmet eder, Gezi Savaşlarıyla ne kadar çok yaşam deneyimi paylaşımı sağlanırsa, daha fazla insan bu deneyimlere öykünecek, turizm sektörü başta olmak üzere, hizmet sektörünün farklı kolları ekonomik faydalarını fazlasıyla sağlamış olacaklardır.

Gezi Savaşları olgusu, veya siz adına her ne derseniz deyin, artık yaşamımızın içerisine yerleşmiş durumdadır. Kısa vadede bu olgu aynı şekilde ve gelişerek varlığını sürdürecektir, bununla birlikte gerçek insani faaliyetlerde bulunanların da yaşam deneyimlerini hiç utanmadan ve gururla paylaşmaları daha fazla insanı taklit kültürüyle, Yardımlaşma Savaşı içerisine çekebilir.

Gezi Savaşları asla bitmez, dünya var olduğu sürece farklı formlarda devam edecektir, fakat biraz azalması hepimizin hayrına olacaktır.

28 Şubat 2014 Cuma

YAPIŞKAN FİKİRLER VE ŞEHİR EFSANELERİ

Bir fikriniz mi var? Üstelik bu fikriniz dijital dünyayla mı ilgili? Bu durumda benim de size bir soru sormam gerekiyor; Kimin yok ki?

Evet gerçekten de fikirlerin havalarda uçuştuğu bir dönemde yaşıyoruz, sosyal medya, geleneksel medyayı akıl almaz bir hızda yenilenmeye sürükledi ve oyunun kurallarını kökten değiştirdi. Artık fikir geliştirmek ve bu fikirleri satmak sadece reklam ajanslarının veya çok uluslu büyük şirketlerin tekelinde olan bir olgu değil. Herkes kendi ölçeğinde fikirler geliştiriyor, ve fikirlerini satmaya çalışıyor.

Bu noktada akla önemli bir soru geliyor; "Yapışkan fikirler nasıl yaratılır? Ve nasıl birer şehir efsanesine dönüşürler?"

Chip ve Dan Heath kardeşler, "İşte Bu Fikir Tutar!" adlı kitaplarında, Malcolm Gladwell'in 2000 yılında yazdığı "The Tipping Point(Eşik Noktası)" kitabında ortaya atmış olduğu "Yapışkanlık Faktörü" kavramını bir adım ileriye götürerek, başarılı fikirlerin 6 ortak özelliğini tanımlıyorlar.

Bu özellikler;
  • Basitlik 
  • Beklenmediklik
  • Somutluk
  • Güvenilir Olmak
  • Duygulara Hitap Etmek
  • Bir Hikayeye Sahip Olmak
şeklinde sıralanıyor.

Bugüne kadar hem şahsıma ait olan hem de ekibimde yer alanlar veya iletişim halinde olduğum kişiler tarafından önüme getirilen fikirleri göz önüne aldığımda şunu söyleyebilirim, bu formül oldukça basit olmasına rağmen gerçekten işe yarıyor.

Konu hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak isteyenlerin her iki kitabı da edinip okumalarını önerebilirim, formülü test etmek içinse gerçek hayatta işe dönüşmüş bir fikre birlikte uygulayarak sonuçların nasıl oluşacağını görebiliriz.

6 özelliğe uyumluluğunu test edeceğimiz fikre gelince, biraz klişe olsa bile, neden herkeste kolaylıkla bir çağrışım uyandıracak olanı denemiyoruz? Evet doğru tahmin ettiniz, Facebook'tan bahsediyorum.

Facebook fenomeniyle ilgili kitaplar yazıldığını ve filmler çekildiğine düşünürsek, kulaktan kulağa yayılması esnasında ortalıkta dolanan şehir efsanelerini de göz önüne alırsak, başlangıç için kullanabileceğimiz ve işimize yarayacak bir örnek olacağını düşünebiliriz.



Basitlik - 2004 yılında Facebook'un ortaya attığı fikir, yıllar içinde eklenen bir çok fonksiyon ile gelişerek farklı bir noktaya gelmiş olsa da, özünde basittir, ve amacını tam olarak anlatır, hatta bu güne kadar gösterdiği tüm değişikliklere rağmen hala "çekirdek" fikir değişmemiştir. "TheFacebook is an online directory that connects people throught social networks from colleges". Fikir net bir şekilde tanımlanmıştır, insanları birbirlerine bağlayan online bir araç. Yatırımların gelmesi ve ekibin genişlemesiyle sürekli olarak sistem yeni özelliklerle gelişse de, çekirdek fikir hiç bir zaman değişmemiştir.

Beklenmediklik - Facebook'u gerçek anlamda yapışkan bir fikre dönüştüren ve diğer sosyal ağ sitelerinden ayrışmasını sağlayan özellik ise "News Feed" ekran yapısı olmuştur, Facebook sürekli beklenmedik sürprizler yapsa da,  News Feed yapısını kurması ve üyelerini bağlı oldukları diğer üyelerin yaşam deneyimleri hakkında düzenli olarak bilgilendirmeye başlaması, sosyal ağ siteleri pazarındaki ilk beklenmedikliği olmuştur. Bu beklenmedik hareket insanoğlunun en büyük zaaflarından olan, çevresindekileri gözetlemek ve kendi yaşantısını çevresindeki insanların yaşamlarıyla mukayese etme arzusuna hizmet etmiş, ve hedefi on ikiden vurmuştur. Halen eskimeyen ve kullanımı devam eden başlıca özellik de budur.

Somutluk - Facebook 2004 senesinde bir Harvard  öğrencisi tarafından, Harvard'ın öğrenci yurdundaki bir odadan yayına alındığında, tanımlaması "TheFacebook is an online directory that connects people throught social networks from colleges" şeklinde yapılmaktaydı, hatta asıl ilginç olanı ilk versiyonunda daha da kapalı bir yapıya sahipti, ve sadece harvard.edu uzantılı e-posta adresine sahip olanlar tarafından giriş yapılabilen bir platformdu, kavramlar oldukça soyut görünüyor değil mi? Peki size Facebook'un büyümeye başladığı dönemlerde, başarılı fikirlerin ortak özelliklerinden olan "Somutluk" üzerinde de durulduğunu ve "Somutluk" sayesinde gerçek bir genişleme trendi yakaladığını söylesem? Bu durumu basit bir örnekle inceleyelim, "online directory" - "online bir insan kataloğu" kavramları size ne ifade ediyor? Kafanızda nasıl bir çağrışım yapıyor? Eminim oldukça soyuttur. Peki bir kaç hafta önce arkadaşlarınızla geçirdiğiniz güzel bir doğum günü yemeği, sizin için kesilen ve üstünde resminizin olduğu kocaman bir pasta? Şimdi biraz somutlaşmaya başladığımıza eminim. Varsayalım henüz üye olmadığınız Facebook isimli bir siteye üye olan bir arkadaşınız doğum günü partinizden bir resminizi Facebook'a ekledi, ve sizi de bu resim içerisinde etiketledi (veya jargona uyarak tagledi de diyebiliriz), ve  size de otomatik bir e-posta ile doğum günü partiniz Facebook'a üye olan bu arkadaşınız tarafından hatırlatılmış oldu, artık kavramlar çok daha somut, arkadaşınızın size "Ben bir online insan kataloğu buldum sen de gelip üye olup bakar mısın?" demesinden çok daha etkili bir yol.

Güvenilir Olmak - Facebook bu gün geldiği noktada bir dünya devine dönüşmüştür, bunun sonucu olarak sürekli eleştirilere uğramakta, güvenlik protokollerini güncel tutmaya ve ihtiyaçlara göre yeni güvenlik protokolleri geliştirmeye çabalamaktadır. Çünkü "Güvenilir Olmak" ilkesinden bir kez saparlarsa bir daha geri dönüşün zor olacağını tahmin etmektedirler.
Devasa boyutlara ulaştığınızda "Güvenilir Olmak" olgusu gittikçe daha zor bir hal alsa da, şu an konumuz başarılı fikirlerin yaratılması olduğuna göre, ilk ortaya çıktığı 2004 yılına geri dönelim, ve yine basitlik kavramında gördüğümüz tanıma bir kez daha bakalım  "TheFacebook is an online directory that connects people throught social networks from colleges". Dikkat ettiğiniz üzere, sosyal network oluşturma kavramını özel kolejlere indirgiyor, yani sadece o koleje ait e-posta adresine sahipseniz giriş yapabiliyorsunuz, ve bu durum başarılı fikirlerin ortak özelliklerinden "Güvenilir Olmak" tanımına hizmet ediyor. Sosyo ekonomik açıdan birbirlerine yakın olan insanlar güruhu, yani bildiğiniz kişiler ile güvenilir bir ortam yaratma olgusu.

Duygulara Hitap Etmek - Facebook'un kuruluş hikayesinin konu alındığı 2010 yılında gösterimde olan "The Social Network" filmini izleyenler veya filme ilham veren  "The Accidental Billionaires" kitabını okuyanlar ana hikayeyi bilirler. Özetlemek gerekirse; bir Harvard öğrencisi, kendisini terk eden eski sevgilisinden intikam almak için önce bir blog yazısı yayınlar, daha sonra basit bir site kurarak Harvard sunucularını çökertecek bir trafiğe erişir, ve gelişen olaylar ağının sonunda TheFacebook isimli bir sosyal ağ sitesi bularak dünyanın en zengin milyarderi konumuna gelir. Evet kısaca özetlersek kurgu bu şekildedir, aşk ve sonrasında gelen intikam duygusuyla ortaya çıkan bir fikir, tam tahmin ettiğiniz gibi başarılı bir fikrin ortak özelliklerinden olan duygulara Hitap Etmenin tam karşılığı.

Bir Hikayeye Sahip OImak - Facebook fikrinin Duygulara Hitap Etmeyi nasıl başardığını incelerken dikkat ettiğiniz gibi, fikrin özüne bir aşk ve intikam hikayesi serpiştirilmiş, ve bu hikaye kulaktan kulağa yayılma etkisini de kullanarak, kısa sürede bir şehir efsanesine dönüşmüştür. Başarılı fikirlerin altında bilinçli olarak yaratılan veya bilinçsiz bir şekilde ortaya çıkan bir hikayenin olduğuna çok güzel bir örnek.


Gördüğünüz gibi Facebook - başarılı fikir testinin tüm aşamalarından geçti. Yukarıdaki açıklamalarda Facebook'un bu gününe hiç değinmediğimi fark etmişsinizdir, benim teste tabi tuttuğum 2014 model milyar dolarlık Facebook.com değildi, 2004 model olan ve Harvard'lı bir öğrenci tarafından, yurt odasında geliştirilen TheFacebook.com'du. Bir kez daha yinelemek isterim ki Facebook örneğini kullanma nedenim, herkesin kolayca içine girebileceği bir örneği ele alarak, örnek vakamızın 6 farklı maddeden hangilerini sağladığını hangilerini ise sağlamadığını görmekti.

Pratik yapmak isterseniz, aklınıza gelecek olan piyasadaki bir çok dijital projeyi bu 6 madde yönünden inceleyebilir, kendi fikirlerinizi de yine bu 6 maddeyi göz önüne alarak basit bir teste tabi tutabilirsiniz.

Sonuçlarla ilgili olarak yorum yazmaktan ve iletişime geçmekten çekinmeyin.

Kim bilir? Belki bir sonraki mükemmel fikrin sahibi içinizden biridir.

14 Şubat 2014 Cuma

İYİ HUYLU HIRS & KÖTÜ HUYLU HIRS

Günümüz dünyası ve yeni ekonomik düzen, insanların eskisine göre daha hırslı ve öz güven sahibi olmasını gerektiriyor. Fakat burada gözden kaçırılan bir nokta yer almakta, hırsın 2 farklı çeşidi olduğunu bilmemiz, hangi tür hırsa sahip olduğumuzu tespit etmemiz, ve adımlarımızı bu tespitin ışığında atmamız gerekiyor.

Bunlardan ilkini  İYİ HUYLU HIRS ikincisini ise KÖTÜ HUYLU HIRS olarak tanımlayabiliriz.

İYİ HUYLU HIRS, özellikle iş yaşantınızda, ister girişimci olun isterse profesyonel bir çalışan, başarı yolunda size hizmet eden, en önemli silahınızdır. Yeterli seviyede hırsa sahip değilseniz, yeteneklerinizi geliştirmeye ve kendinizi yenilemeye ihtiyaç duymazsınız, bu durumun doğal bir sonucu olarak, rutin işleri üstlenmek suretiyle, bir kısır döngü içerisine çekilmeniz olasıdır. İYİ HUYLU HIRS yaşam enerjiniz üzerinde de olumlu etki yaparak ileriye dönük kendinize yatırım yapma girişimlerinizi de tetikler ve gelişmenize katkı sağlar. Tüm bu nedenlerden ötürü, gözünüzü karartmayan ve sizi doğru hedeflere yönlendiren bir miktar hırsa sahip olmanız özellikle girişimcilik alanında, ve tabi ki kurumsal hayat içerisindeki kariyer planlamanızı yaparken size yardımcı olacaktır.

KÖTÜ HUYLU HIRS ise hem girişimciler hem de profesyonellerin kolaylıkla kapılabilecekleri ve içinden çıkmakta zorlanacakları bir tuzaktır. Hayatın her alanında olduğu gibi iş yaşantısında da, güçlü bir görüntü sergilemek, ölçüyü kaçırmadan belli seviyede saldırgan tutum içerisinde bulunmak, bilgi düzeyinizi olduğundan bir miktar fazla göstermek, basamakları ikişerli adımlarla tırmanmak için ekstra efor sergilemek KÖTÜ HUYLU HIRS sahibi kişilerin ortak özellikleri olarak karşımıza çıkar. KÖTÜ HUYLU HIRS içimizi kemiren ve bizi çıkmaz yollara sürükleyecek bir açmazdır. Rekabetin yoğun, plazaların yeterince kalabalık ve yukarıdaki koltukların sınırlı olduğu bir dünya düzeni içerisinde bu açmaza kapılma olasılığımız da yüksektir. KÖTÜ HUYLU HIRS her an benliğimizi sarabilir; akranlarımıza karşı göstereceğimiz kıskançlık, hedefsiz ve amaçsız bir çalışma temposu, ulaşmamızın yıllar alacağı mevkilere kısa yoldan erişme saplantısı gibi farklı formlarda kendini gösterebilir.

Peki bu noktada yapılması gereken nedir?

Öncelikle KÖTÜ HUYLU HIRSLARIMIZI, İYİ HUYLU HIRSA çevirme çabası içerisine girebiliriz, daha yukarıları ve kendimiz için daha iyi olanı hedeflerken, bir yandan içinde bulunduğumuz durumla ilgili olarak şükran göstermeyi deneyebiliriz, çünkü iyi durumların daha iyisi olduğu gibi, kötü durumların da daha kötüsü vardır.

Hedeflerimizi belirlemek, ve belirlemiş olduğumuz hedeflere bizi götürecek meziyetleri elde etmek için çaba göstermek de kendimize yapacağımız bir başka iyilik olacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta hedeflerin gerçekçi olarak belirlenmesi, ve düzenli aralıklarla revize edilmesidir.

İşin özüne geri dönersek, yaşam kalitemizi yükseltmenin, ve iç huzura erişmenin yolu KÖTÜ HUYLU HIRSLARIMIZI törpülemek, ve İYİ HUYLU HIRSLARIMIZA yatırım yapmaktan geçiyor.