28 Ekim 2013 Pazartesi

GİRİŞİMCİNİN 7 ÖLÜMCÜL GÜNAHI


Eminim bir çoğunuz 1995 yapımı  "Seven" filminini izlemişsinizdir, en azından bir yerlerde gözünüze ilişmiştir, ve konuya hakimsinizdir, filmde Brad Pitt,  Morgan Freeman ve Kevin Spacey başrollerdedir, 7 ölümcül günahın çevresinde gelişen bir polisiyedir. Halen izlemeyenler vardır diye filmin konusuna çok fazla değinmeyerek, günahlar tarlasında gezinen biz girişimcilerin bu 7 ölümcül günahtan nasıl ve ne şekilde etkilendiğimizi örneklerle aktarayım.





1. GÜNAH - Kibir, Kendini beğenmişlik 

Girişimcilerin sıklıkla karşılaştıkları, ve kısa süre içerisinde kendilerini kaptırdıkları bir günahtır. Bir girişimcinin çevresi, belli bütçelerin yönetimine eriştiğinde, kısa sürede egosunu şişirecek kişiler tarafından sarılır. Bu kişilerin ve size verecekleri suni mutluluk hissinin ardından içine çekileceğiniz günah kibirdir. Kendini beğenmişlik dehlizine bir kez girdiğinizde, elinizdeki bütçelerin hızla eriyeceğini, ve egonuza hizmet edenlerin de zamanla çevrenizden çekilmeye başlayacaklarını göreceksiniz. İşin sonundaysa egonuzla baş başa kalma ihtimaliniz yüksektir.

2. GÜNAH - Açgözlülük

Girişimcileri zor durumlara sokan bir diğer günah ise açgözlülüktür. Önünüzde sınırlı imkanlarla ve sınırlı kadrolarla çalışmanızı gerektirecek uzunca bir dönem olacaktır, bu dönem içerisinde ekibinizin ve iş ortaklarınızın sizden uzaklaşmalarını sağlayacak günah artık karşınızdadır. Ön saflarda savaşmanızın beklendiği zamanlarda, açgözlülükle kaynakları kullanmaya başlarsanız, kısa süre içerisinde göze çarparak yalnızlaşırsınız, bu nedenle, dikkati elden bırakmayın, kaynaklarınızı savurmayın,  kendinize mutlaka yeterli miktarda parayı ayırın, fakat eğer elinizdeki işe gerçekten güveniyorsanız, asla açgözlü davranmayın.

3. GÜNAH - Şehvet Düşkünlüğü

Şehvet her zaman ve her yerde pusuya yatarak bizleri bekleyen bir günahtır. Daha önceki yazılarımda da yer verdiğim gibi, yeni ekonomik yapı, orta sınıfın güçlenmesi, teknolojinin gelişmesi ve insanoğluna sunulan imkanların artması, şehvete olan düşkünlüğümüzü de arttırmıştır. Eğer bir girişim gerçekleştirmeyi düşünüyorsanız, maddi ve manevi olarak buna hazır olmanız gerekmektedir. Burada şehvetten kastedilenin sadece cinsel çağrışımlar olmadığını, şehvet günahı kapsamına sokulabilecek binlerce durum ve olayın olduğunu da hatırlatmak isterim. En azından belli bir süre için, bir çok şahsi zevkinizden feragat etmeye hazır olun, çünkü şehvet düşkünlüğünüz aynı açgözlülük günahında olduğu gibi kısa sürede fark edilir, özünde çok da iyi olmayan iş dünyası içerisinde bir kez şehvet günahına yakalanan girişimci göz açıp kapayana kadar etrafındakileri kendinden soğutacak ve uzaklaştıracaktır.

4.GÜNAH - Kıskançlık, Hasetlik

Ne tür bir girişim içerisinde olursanız olun, öncelikle ortaklarınız, daha sonra da içeride ve dışarıda farklı ekip kurgularıyla muhatap olmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. Bu kadar farklı yapıdaki insan topluluklarıyla bir arada olma ve paylaşımda bulunma zorunluluğunuz, kıskançlık günahını beraberinde getirecektir. Girişimcilik yolculuğunda, hasetle er ya da geç tanışırsınız, bu tanışıklığı ne kadar erken yaşarsanız, ve kıskançlığınızı ne kadar erken boğmayı başarırsanız, kendinize büyük bir iyilik yapmış olursunuz. Bu günah sadece girişimcileri sarmaz, aynı zamanda iş ve sosyal yaşantımızın farklı alanlarında da karşımıza çıkacak olan, yok etmemiz gereken bir günahtır.

5. GÜNAH - Oburluk

İlk bakışta oburluğun da girişimcileri saran bir günah olduğunu tasavvur etmenizin ve bana hak vermenizin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Fakat gerçek hayatta oburluk da, girişimcinin karşısında dikilen önemli bir günahtır, açgözlülüğe benzemekle birlikte, daha bireysel bir günah olarak ayrılır. Eğer girişiminize başlamanızda birincil amacınız hızlı bir şekilde para yapmak ve işinizi satıp kazandığınız paralarla zevk ve sefa içerisinde bir ömür geçirmekse, siz girişimcinin oburluk günahına çoktan davet edilmişsiniz demektir, ivedilikle girişiminizde en az bir tane para dışı amaç tanımlamalı, ve müşterileriniz için nasıl değer yaratacağınızı belirlemeye başlamalısınız, çünkü siz bir defa girişiminiz ile değer yaratmayı başarır, ve yarattığınız bu değer ile iç dünyanızda mutlu olmayı öğrenirseniz, hiç beklemediğiniz anda paranın sizi bulduğunu, ve peşinizi bırakmadığını göreceksiniz.

6. GÜNAH - Öfke, Yıkıcılık, Gazap Etmek

Öfkenin içine sürüklenmeyeceğiniz, yıkıcılığı ve gazap etmeyi görmeyeceğiniz bir girişim türü henüz icat edilmedi, bu durumda siz de ister istemez öfke günahına zaman zaman çekileceksiniz, sizi bu günahın kıskacından kurtarabilecek tek yol ise empati yeteneğinizi geliştirmek olacaktır, karşınızdakileri anlama çabasını gösterin, fakat onlardan karşı çabayı göremiyorsanız, bu kişilerden uzaklaşın, çünkü sizin kurduğunuz empatiyi kötü amaçla kullanacak ve sizden çıkar sağlayacaklardır. Öfkelendiğiniz zamanlarda, öfkenizi yıkıcı bir şekilde kullanmak yerine hedeflerinize doğru giden yolda sizi kamçılamasını sağlarsanız, bu günahı alt etmiş olursunuz, böylece günah sizi kullanamayacak, aksine siz öfke günahını kendi hesabınıza çalıştırmış olacaksınız.

7. GÜNAH - Tembellik, miskinlik

Girişimciyi saran en önemli günahı en sona bıraktım, son olarak tembellik ve miskinliğin bizleri nasıl sarabileceğine bakalım. Öncelikle girişimci olarak, işinizle ilgili en büyük ve en önemli sorumlulukların size ait olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bir başkası, üçüncü bir şahıs işinizi sizden daha fazla düşünmeyecektir, siz düşündüklerini zannetseniz bile. Bu durumda da sizin herkesten daha fazla işinize konsantre olmanız ve algılarınızın sürekli açık tutmanız gerekecektir, bir kere kendi işinizin rahatlığına kendinizi kaptırarak tembellik günahına girerseniz, çevrenizdekiler bu zaafınızdan faydalanacaklardır. Bu yüzden eğer üzerinizde miskinlik ve bir güçsüzlük hissediyorsanız, maaşlı ve düzenli bir işte çalışmayı girişimciliğe tercih etmeniz daha doğru olacaktır. Çünkü miskinlik kendi kendini idare edememeyi beraberinde getirir, kendi zamanını verimli yönetemeyen bir bireyin bir ortaklık yapısını ve bir ekibi yönetmesi de mümkün olmayacaktır.

12 Ekim 2013 Cumartesi

KREDİ KARTI ŞAHSİ NAKİT AKIŞINI NASIL MAT ETTİ?


Dün bir haber gördüm, kredi kartlarının ve tüketici kredilerinin kullanımına yeni düzenlemelerin getirilmesi yönünde hamleler yapılıyormuş. Bu haberlere göz gezdirirken, 2012'nin Mayıs ayında yazdığım 2 yazıyı ve bu yazılardaki bazı bölümleri hatırladım, her iki yazı da e-ticaret konusunu merkeze almakla birlikte kredi kartlarının kullanımına ve 2013 içerisinde yaşanabilecek ekonomik gelişmelere değinilmişti, bu yazıya başlamadan önce yazıların linklerini ön bilgi olarak paylaşıyorum.

http://www.ardayanik.com/2012/05/e-ticarette-pasta-bu-kadar-buyuk-mu.html

http://www.ardayanik.com/2012/05/e-ticaret-2012-ikinci-yar-yl-trendleri.html



Aşağıdaki paragraf 9 Mayıs 2012 tarihinde bu blog kapsamında yayınlanan "E-ticaret'te Pasta Bu Kadar Büyük Mü?" başlıklı yazıdan alıntıdır;

Peki bizim ülkemiz neden özellikle e-ticaret alanında yabancı yatırımcıların ilgisini çekiyor? Veya bir diğer soru neden bizde pazar olduğundan daha geniş görünüyor, aslında nedenini bir süredir hepimiz gözden kaçırdık, bizde kredi kartı taksit seçenekleri, nihai tüketici için diğer ülkelerde eşine az rastlanır bir finansal araç sunuyor, tüketici talebini kısmak yerine, ödemelerini uzun vadeye yayarak tüketim alışkanlıklarını değiştirmiyor, bu da ekonomiyi canlı tutuyor, ve talep daralmasının diğer ülkelerde olduğundan daha düşük seviyelerde seyretmesine olanak tanıyor. Aslında oldukça başarılı bir mantık, fakat finansal bilgisi yeterli olmayan bir tüketici kesiminin ellerinde yüksek limitli kredi kartlarının olması ne kadar doğru, tartışmaya açık bir konu. 

Aşağıdaki paragraf 24 Mayıs 2012 tarihinde bu blog kapsamında yayınlanan "E-ticarette 2012 İkinci Yarı Yıl Trendleri" başlıklı yazıdan alıntıdır;


Depremler ve tsunami kaçınılmaz. Özellikle private shopping alanında kapanan girişimlere tanıklık edeceğiz, pazarda şişmiş olan oyuncu sayısı, önümüzdeki 6 ay içerisinde azalmaya başlayacak gibi görünüyor.

Sanırım internetin iyi yanlarından birisi de arkanızda bıraktığınız izlerin zaman içerisinde hem sizin hem de sosyal ağınız tarafından kullanılabiliyor olması, yani boş konuşan ve desteksiz atanlarla, destekli görüşler arasındaki farklar bloglar aleminde kolaylıkla ortaya çıkartılabilir.

Yukarıdaki paragraflardan ilkine yönelik düzenlemelerin yazı yayınlandıktan bir buçuk sene sonra artık gündeme geldiğini görüyoruz, ikinci paragrafa gelince, yaklaşık 3 aylık bir sapmayla, bu tahminlerinde tuttuğunu görmek mümkün, 2012'nin ikinci yarı yılına yönelik yapılan öngörüler, 2013'ün ilk çeyreğinde gerçekleşti, ve adını burada saymayacağım, onlarca e-ticaret firması kepenk kapatmak durumunda kaldı.

Şimdi gelelim bu yazının kapsamına, kredi kartları sayesinde şahsi nakit akışımızı nasıl unuttuğumuza bir göz gezdirelim.

Her birey geliri ne olursa olsun, kendi şahsi nakit akışından sorumludur, formül çok basittir, giderlerimiz gelirlerimizi aştığı anda şahsi bütçemiz açık verir, çevremizdeki ayartanların(burada bahsi geçen bireyler değil, metalardır) sayısı arttıkça, bütçemizin açık verme olasılığı da artar. İşte tam bu aşamada mucizevi bir formül devreye sokulur(!), kredi kartlarıyla uzun vadeli taksitlendirme, bütçemizin verdiği açık bu yolla kamufle edilir, talep ertelenmez.

Yıllar içerisinde aylık gelirimiz arttıkça, kredi kartı limitlerimiz de yükseltilir, yükselen limitler ve taksitlendirme alternatifleri, resmi nakit girişimizle sahip olamayacağımız bir çok metayı elde etmemizi sağlar, bu metaların hepsi de pasif varlıklardır, yani sahip olduğumuzda şahsi nakit akışımıza artı değil, eksi değer katan varlıklardır, aktif varlıklar ise sahip olunduklarında nakit akışımıza az yada çok artı değer katan varlıklardır. Kredi kartlarındaki uzun vadeli taksitlendirme seçenekleri, her geçen gün daha fazla miktarda pasif varlık edinmemiz için bizi teşvik ederler.

Şimdi gelelim bu günkü duruma, kredi kartlarında ve tüketici kredilerinde uzun vadeli taksitlendirmelere yapılacak düzenlemelerin kapsamını bilemiyoruz, asgari ödeme tutarlarının arttırılacağına dair de bilgiler dolanıyor, tüm bu aksiyonlar alınırsa, ekonomide kısa süreli daralma görülebilir, çünkü bu durumda bireysel taleplerin ertelenmesi gerekecektir, asgari ödeme tutarlarının yüzde kırklar seviyesine çekilmesi durumunda bir kaç ay boyunca acı çekeceğimiz de bir gerçek, fakat bir kaç aylık acı, uzun yıllar çekilecek olan acıdan iyidir.

8 Ekim 2013 Salı

Her Yer CEO Her Yer Co-Founder

Bu gün size bir öneride bulunacağım, içinde bulunduğunuz sosyal ağları, iş ağlarını, kariyer sitelerini gözden geçirin, arkadaşlarınızın, yakın çevrenizin ve onların çevresindekilerin ünvanlarına bakın, eminin bir çok CEO ve Co-Founder'a rastlayacaksınız, en azından listelerinizde onlarca müdür ve proje yöneticisi göreceksiniz.

Bunun neresi kötü diye düşünebilirsiniz, haklısınız da, tabi ki kötü bir tarafı yok, girişimcilik bir ülke ekonomisinin en önemli can damarıdır, ortada ne kadar çok CEO ve Co-Founder varsa girişimcilik altyapısı da o kadar gelişmiştir diye düşünebilirsiniz. Girişimciliğin teşvik edilmesi de çok doğru bir politikadır. Fakat eğer girişimciliğin ve buna bağlı olarak yatırımcılığın artı yönlerini gösterip, zorlukların üstünü örtersek, işi basite indirgemiş oluruz, bu durumda da altyapısı yetersiz binlerce ünvan sahibini, bu zorlu yolculuklarında ünvanlarıyla baş başa bırakırız.



Şimdi konuya farklı bir açıdan bakalım, "Baby Boomer" jenerasyonu ve "Generation Me" arasındaki uçurumu kısaca gözden geçirelim, böylece günümüzde neden her yer CEO her yer Co-Founder, çok daha iyi anlamış olacağız.

Baby Boomer jenerasyonu, yani 1946-1964 yılları arasında, büyük savaşların ardından dünyaya gelen neslin dünyaya bakış açıları ve beklentileri bizim dünyaya bakış açımız ve beklentilerimizden oldukça farklıydı. "Baby Boomer"lar dünya üzerindeki varlıklarını bizler kadar çok sorgulamadılar, onlar için ünvanlar bizim için olduğu kadar önem taşımıyordu, yaşama gelme amaçları netti, güvencesi olan bir işe sahip olmak ve bir aile kurmak. Yaşamdan beklentileri bu kadar basite indirgenmiş bir nesil, amaçlarına bizlerden daha kolay ulaşabiliyor, ve çok daha mutlu olabiliyordu, zaten yetiştirilme tarzları da buna müsaade ediyordu.

Zamanla "Baby Boomer"lar büyüdü, güvenceli işlerine ulaştılar, ve ailelerini kurdular, bu kez ebeveyn olma sırası onlardaydı, aile planlaması ve doğum kontrolü olanakları gelişmişti, kendi seçtikleri eşleriyle kurdukları mutlu birlikteliklerden, çocuklar dünyaya gelmeye başladı, kendi ebeveynlerinden görmedikleri ilgiliyi, çocuklarına fazlasıyla gösterdiler, her çocuk kendi ailesi içerisinde bir stardı, aralarındaki tek fark ise, 70li yıllarda doğanların starlık düzeyi 80li yıllarda doğanların starlık düzeyinden ve 80li yıllarda doğanların starlık düzeyi 90lı yıllarda doğanların starlık düzeyinden düşüktü, bu da teknolojinin ilerleme hızı göz önüne alındığında beklenen bir durumdu. Fakat ne olursa olsun hepimiz ben neslinin yani "Generation Me"nin birer parçasıydık. Toz pembe bir dünyanın hayalleriyle donatılmış, şişirilmiş egolarımızla birlikte, tek ve benzersizdik, her şeyi başarabilir, ne istersek olabilirdik.

Zaman bir kez daha hızla ilerledi, Ben neslinin mensupları da büyüdü ve hayata atıldı, kariyerlerini çizme, kendilerini gerçek hayatta ifade etme vakti gelmişti. Dünün starları, farklı üniversitelerde farklı disiplinlerde eğitimler aldılar, bir çoğu tek bir üniversiteyle de yetinmedi ve yüksek lisansla eğitim hayatlarını taçlandırdılar. İş hayatında yer almaya hazırdılar.

Generation Me mensupları, Baby Boomer'lardan ve diğer ara nesillerden farklı olarak itaat etmeye müsait değildiler, bu durum kesinlikle Generation Me mensuplarının kabahati değildi, yetiştirilme tarzının, genel konjonktürün doğal bir sonucuydu, böyle bir neslin ünvan ve mevki bağımlılığının olması da kaçınılmazdı.

Oysa iş hayatı doğası gereği, sabretmeyi gerektiren bir yapıda dizayn edilmişti. Kapitalist düzende basamakları birden bire tırmanmak ve zirveye ulaşmak ancak milyonda bir gerçekleşecek bir olasılıktı, öncelikle en alt katmanlardan başlamak ve toz yutmak gerekiyordu, yani gerektiği ölçüde ara eleman olunmalı ve yapılan iş her neyse en ince detayına kadar öğrenilmeliydi.

Fakat ben neslinin mensupları ara eleman olmayı, üreten olmayı, bilfiil çalışmayı red etmeye programlıydılar, kimse yönetilmek istemiyordu. Tabi ki bir çoğu para kazanmak amacıyla ara eleman olmak zorundaydı, bu konumda olanlarsa aslında kendilerinin hakkı olan üst mevkilerde yer alamamanın verdiği karamsar bir ruh hali içerisine girebiliyordu. Bu yüzden işletmelerde yeni yeni ünvanlar ve mevkiler oluşturulmaya başlandı, maddi olarak tatmin edilemeyen bir çok çalışan, bazı hayali mevkilerle tatmin ediliyordu.

Şimdi yazının en başına dönersek, ve tüm anlatılanları özetlersek, etrafınızda bu kadar fazla CEO ve Co-Founder bulunmasının nedeni, ben nesli olarak özgürlüklerimize ve kendi benliğimize olan düşkünlüğümüzdür.

Çarkın bir parçası olmayı, her önümüze konanı sorgusuz sualsiz kabul etmeyi ben de desteklemiyorum, insanın ideallerinin olması, ekonomiye katkı sağlaması, istihdam yaratması da saygı duyulası bir tutum. Eğer girişimcilik olmasaydı ve herkes güvenceli işlerin peşinde koşsaydı, orta ve küçük ölçekli işletmelerin var olma şansı kalmazdı. Yine de, bu ve benzeri yazıları gözden kaçırmaz ve dikkate alırsak, yeteneklerimizi doğru bir şekilde gözden geçirir, egolarımızı tespit eder ve törpülemeye gayret edersek, uzun vadede yaşayabileceğimiz zorlukların üstesinden gelme şansımız artacaktır.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Akıllı Adam & Akılsız Adam

Akıllı olan ile akılsız arasındaki farkı merak eder misiniz? Ben çok merak ederim, merakımı gidermek içinse algılarımı açık tutar, çevremi sürekli gözlerim. Şimdi bu gözlemlerin sonuçlarını kısaca paylaşmak istiyorum.


İlk olarak söylemem gerekir ki, bir insan ister akıllı olsun, ister akılsız, şans hayatımızda önemli bir faktör, bir kısım insana doğuştan tanınmış bazı şanslar olduğu bir gerçek, varlıklı bir aileden gelenler, sıra dışı bir güzelliğe veya fiziki bir üstünlüğe sahip olanlar hayata bir kaç gol fazladan atarak başlıyor.

Hayatın içerisinde de çoğu zaman şans, kendimiz için çizmeye çalıştığımız yolu etkiliyor, doğru zamanda doğru yerde olmak, doğru insanlarla tanışmak, ve doğru hamleleri yapabilmek. Tüm bunların şansla ilgili olmadığını söylemek mümkün değil.

Fakat ne kadar şanslı veya ne kadar şanssız olursak olalım, hayattaki yol haritamızı çizerken bize rehberlik eden ve bizi yönlendiren bir öğretmene sahibiz, bu öğretmen ise yapmış olduğumuz hatalardan başkası değil.

Akıllı da olsak, akılsız da, şanslı da olsak, şanssız da, er ya da geç, hayatın içerisinde bir kısım hatalar yapmanız kaçınılmaz.

Hata yapmadığını söyleyenleri ciddiye bile almıyorum.

Daha akıllı olanların, liderlik vasfına sahip kişilerin, en önemli özelliklerinin, egolarını yenmiş oldukları bir gerçek.

Yüksek ego düşük seviyede bilgiyle birlikte gelen, insanı her an alaşağı edebilecek bir özellik. Bu özelliğine fazlaca yatırım yapmış olanları üzülerek akılsızlar sınıfına sokmamız gerekiyor, yüksek egolu bireyler, hatalarını kabullenme yetisine sahip olmadıklarından, aynı hatayı sürekli tekrarlama ihtimalleri de yüksek, daha akıllı olanlar ise hatalarını iyi birer yol gösterici olarak benimser, onlardan alacakları dersleri alçak gönüllülükle kabul ederler.

Alçak gönüllülükle kabul edilmiş olan hatalar, bize yeni ufuklar açan, yolumuzu aydınlatan gerçek öğretmenlerdir. Hata yapmaktan korkarak harekete geçmemek, kendimize olan inancımızı törpüleyeceği gibi, yerimizde saymamıza neden olur. Evet bazen günü kurtarmak güzeldir, günü yakalamak da öyle, fakat mevcut durumumuzu korumak ve hata yapmamak adına kendimizi sürekli durdurmanın da doğru olduğunu söyleyemeyiz.

Böyle bir yazı yazmaya kalkıştığına göre, kendini çok akıllı mı görüyorsun derseniz eğer, cevabım hayır, akılsızlar sınıfında olduğum aşikar, fakat yazıda anlatmaya çalıştığım formülü geç de olsa keşfetmeye başladım ve sınıf atlayıp akıllılar sınıfına terfi etmek için egolarımı yenmeye ve yaptığım hatalarla yüzleşmeye çabalıyorum. Oldukça zor ve hırpalayıcı bir süreç olduğunu söyleyebilirim, fakat yine de denemeye değer.

26 Temmuz 2013 Cuma

FİKRİ BULDUK, SATTIK, ÜRETTİK, PEKİ YA SONRA?

Geçtiğimiz Mayıs ayında bu blogda iki farklı yazı yer almıştı, bu yazılardan birinde satan fikir ve yatan fikir kavramlarının incelenmesi yer almaktaydı, ilk okunması gerekenin bu yazı olduğunu düşünüyorum, ve daha önce okumadıysanız eğer, bu durumda sizi şu linke yönlendiriyorum. Bu yazı kapsamında fikrin hayata geçirilmesinden önceki süreçler, yani fikrin akla düştükten sonraki olgunlaşma evresi üzerindeki bazı tespitleri bulabilirsiniz.

İkinci yazı kapsamındaysa, bir internet/teknoloji projesinin yarıda kalmasına neden olan 10 faktörün kısa incelemesi yer almıştı. Eğer okumadıysanız, ikinci olarak da bu yazının okunması gerektiğini düşünerek sizi şu linke yönlendiriyorum.

Her iki yazıyı da okuduğunuzu varsayarak, gelelim üçlemenin son halkasına, fikir bulundu, paketlendi, ilk alıcılarına satıldı ve üretim de gerçekleştirilerek hayata geçirildi. Peki bundan sonra karşınıza neler mi çıkacak? Aradığınız cevapların bir bölümüne bu yazının devamında ulaşabilirsiniz.

Öncelikle internet temelli / teknoloji odaklı bir ürün veya servisiniz varsa, açılış fazınızın yani beta sürecinizin sancılarına göğüs gerebilecek bir finansal yapıya sahip olmanız gerekmektedir, genellikle teknoloji odaklı projelerin beta sürecinden çıkıp, daha stabil bir yapıya kavuşmaları, projenin ölçeğine göre, 3 ay ile 3 yıl arasında değişebilmektedir.

Unutmamanız gereken bir diğer konu, yayına girdiniz veya piyasaya çıktınız, adı her neyse elinizde artık bir beta sürüm var, bu aşamada sizin artık harekete ihtiyacınız var, yani kullanıcı deneyimlerinin yaşanıyor olması gerekmekte, çünkü siz bir dükkan açmadınız, web-teknoloji ekosisteminde, sadece ufak bir damlasınız, damlanın büyümesi ve yağmura dönüşmesi klasik ticaretten farklıdır, klasik ticaretten ne kastettiğimi de bir örnekle anlatayım, işlek bir caddede bir dükkan açtınız, doğru ürün, doğru dekor, doğru satış stratejileri, size ilk günden itibaren nakit akışı getirir, nakit akışının boyutu bir çok parametreden etkilenir, fakat nakit her zaman nakittir. Oysa teknoloji odaklı projelerde ticaretin kuralları farklı çalışır. Birinci ve en önemli kural ise, kullanıcı kitlenizin, betaya girdiğiniz günden itibaren servisinizi deneme ve yayma arzusunda olmaları gerekmektedir. Ne yapıp edip bu arzuyu yaratmanız gerekecektir.

Nakit akışınızla ilgili tahminlerinizi yürütürken de en kötümser senaryoları baz almanızda fayda var, kendinize çizeceğiniz pembe tablolar, ekibiniz ve yatırımcılarınız için oldukça önemli ve motive edicidir, fakat unutulmaması gereken konu, kendi excel dosyalarınızda ve kapalı kapılar ardında mutlaka kötümser senaryoları çalışmış olmanız gerekmektedir. Kötümser senaryolar sizin hareket alanınızı genişletecek, manevra kabiliyetinizi güçlendirecektir.

Son olarak belirtmek isterim ki, projenizin hayata geçtiği ve son kullanıcılarıyla buluştuğu ilk günler en zor günleriniz olacaktır, bu sebeple, ilk kullanıcılarınız yani "beta tester"larınızdan gelecek olan eleştirilere ve önerilere açık olun, ve kontrolü elinizden bırakmamak suretiyle, naktiniz ve vaktinizi iyi yöneterek, sadece ve sadece yapabilecekleriniz(gerçekte projenize katkı sağlayacak öneriler) ölçüsünde sizi yönlendirmelerine izin verin.

13 Haziran 2013 Perşembe

"GEZİ"YE FARKLI BAKIŞ: HEPİMİZ RAHATSIZIZ, EN BAŞTA BEN!

Kesin ve net, rahatsızız biz, kendimi bu listenin en başına yazıyorum. Şimdi neden rahatsız olduğumuzu inceleyelim.

Ben sıradan bir adamım, bir süredir bildiğim konu hakkında bir blog yazıyorum, birilerine faydası oluyorsa, bu beni mutlu eder, aşırı takipçim yok, olup olmaması da aslına bakarsanız umurumda değil. Bir kaç kişiye de olsa faydam oluyorsa, adam öğrenmiş, öğreniyor ve aktarıyor diyen bir kaç kişi bile varsa, bu bana yeter.

Şimdi sınırlı sayıdaki kendi sosyal ağıma, mevcut durum hakkında kısa bir yazıyla ses vermek istiyorum, ilk defa blog içerisinde alanımın dışına çıkacağım, çünkü hiç ses vermezsem kendimi ilerde suçlu hissedeceğimi biliyorum.

Ben olaylara biraz farklı yaklaşacağım, net tanımlamalar da yapmayacağım, biz siz onlar, ötekiler ve berikiler gibi. Genel olarak hepimiz olarak bakacağım.

Biraz daha ilerlemeden önce, demokratik hak ve özgürlük arayışlarının arkasında olduğumu söylemek istiyorum, çünkü muhtemelen benim taraf tutmaz görüntüm, çarmıha gerilmeye çok müsait olacaktır. Nedenine gelince, en başta çuvaldızı kendime, sonra kendim gibilere batıracağım. Hani unuttuğumuz, bir köşeye fırlatıp attığımız, bir türlü de saklı köşesinden çıkartmadığımız o çuvaldız var ya, işte o çuvaldızı saklı olduğu yerden kısa bir süreliğine çıkartacağım. Siz bu yazıyı okuyorsanız, biraz kafa yoracağız demektir, pek sevilen bir konu değildir, kafa yormak, hem de bunca güzel şey varken, ve bu güzel şeylerin elimizden gideceği endişesi taşırken.

Sanırım bu kadar giriş yeter, şimdi girizgaha gelelim, önce başlığa dönelim, rahatsızlığı tanımlayalım, kabul etmemiz gerekir ki, bizim yaşadığımız dönem, anne ve babalarımızın yaşadıkları dönemden çok daha ileride, hayatımızı kolaylaştıran teknolojik çözümler dört bir yanımızda, dünyanın her bölgesine, hem fiziki hem de sanal erişimimiz üst düzeyde, sosyal aktiviteler çok daha çeşitli ve erişime açık, yeme içme kültürümüz eminim   hiç bir zaman bu kadar gelişmiş değildi, oturduğumuz yerden tek bir tıklamayla ulaşabileceğimiz mutfakların sınırı yok. Bunlar benim ilk aklıma gelenlerdi, ayrıca yaş itibariyle, şu an yirmili ve otuzlu yaşlarındaki kitle olarak, biz hayatımız boyunca, büyük bir savaşı, yıkımı, kıtlığı, darbeyi, büyük ölçekli sokak çatışmalarını da bilfiil yaşamadık. 

Tüm bu güzellikler bizlere altın tepside sunuldu, hiç birimiz bu güzellikler için çok büyük çaba sarf etmedik. Bunlar zaten bizim hakkımızdı, daha farklısını görmedik ve düşünmedik. Bize böyle öğretildi. Tabi ki bu durum bizim hatamız değil, dünyadaki süreç böyle gelişti, ve gelişmeye devam edecek. İnsanoğlunun tüm zamanlar içerisindeki en rahat olduğu dönemde yaşadığımız gerçeğini göz ardı edemeyiz. İnsanoğlu olarak özümüzde bir rahatsızlanma hali her zaman vardır, ve var olmaya devam edecektir, ne kadar fazla rahata erişirsek, daha fazlasını isteyeceğiz, bunun sonucunda tepkilerimiz, özgürlük tanımlarımız, özgürlükle ilgili sınırlarımız, yaşama bakışımız da sürekli olarak evrim geçirecek. Rahatsızlığımızı sık sık dışarı yansıtacağız, ve birbirimizin işini zorlaştıracağız.

Bu kadar laf salatasını neden yaptığımı, ve mevcut durumla nasıl bağdaştırmayı amaçladığımı soruyorsanız, giriş ve girizgahı tamamlayarak, sonuca doğru yönelme zamanı gelmiş demektir. Tüm sorulara yanıtı bir kaç paragrafla bulamayız elbet, fakat biraz çabalamak ve beynimizi zorlamak bize iyi gelebilir.

Öncelikle tüm toplumların iki uç nokta besini olduğunu görmek gerekir, birisi huzur arayışı, diğeri ise kaos ihtiyacıdır, medeniyet düzeylerini geliştirmiş, demokrasilerini de derleyip toparlayarak rayına oturtmuş toplumlarda, huzurdan söz etmek mümkündür, bizim gibi zıt kutupların, farklı görüşlerin, farklı inançların bir arada olduğu toplumlar ise, kaos ile beslenirler, kaos bizim ana besin maddemizdir, bir yol bulur ve kendimizi kaosun içerisine çekmeyi başarırız. Taraflar arasında empati kurma yeteneği de yine demokrasiyi düzgün zemine oturtmuş, medeniyet düzeyi gelişmiş toplumların huzuruna hizmet eden çok önemli bir olgudur. Ve maalesef bizim gibi toplumlarda henüz tam olarak empati yeteneğinin geliştiğini söylemek mümkün değildir. Bu toplumun bir parçasıyım ve tüm bu yazdıklarıma kendimi de katıyorum, kendimi dışında bıraktığım sanılmasın, sadece artık otuzlarının ortasına gelmiş bir birey olarak, ben durumu böyle görüyorum ve son zamanlarda empati yeteneğimi geliştirmeye çabalıyorum.

2011 Ağustos ayındaki Londra olayları, ve 2007 Madrid olayları incelemeye değer, bizim vakamızla özellikle sosyal medyanın yarattığı ağ etkisi nedeniyle benzerlikleri var, bize göre nispeten daha demokratik olan toplumlarda sürecin nasıl yönetildiğini bu iki vakayı referans göstererek incelemek bizim yolumuza da ışık tutabilir.

Sosyal medyanın gelişmesi, mobil cihazlar ve teknolojinin gelmiş olduğu nokta haberlerin yayılma mekanizmasını, haber akışını değiştiriyor, artık her birey başlı başına bir yayıncı, içerik geliştirici, hiç birimiz sadece haber alan değiliz, aynı zamanda haberdar edeniz, bu da her birimizin omzuna ekstra sorumluluk yüklenmesi demektir.

O yüzden dünya üzerindeki tüm coğrafyalar içerisinde en iyilerinden birinde yaşadığımızı unutmadan, taraf olmaktan vazgeçmeyerek fakat bir yandan da haberciliğin omuzlarımıza yüklediği tarafsızlık ilkesine bağlı kalarak, kendimizi ve çevremizi geliştirmeye bakalım. Gelişme ve geliştirme çabası içinde olmazsak, işte asıl o zaman, sıradan, ben merkezcil, günü kurtaran bir toplumun sıradan bireyleri oluruz.

24 Mayıs 2013 Cuma

SATAN FİKİR & YATAN FİKİR

Bir önceki yazı kapsamında Internet ve Teknoloji projelerinin yarıda kalma nedenleri üzerine kısa bir incelemeye yer vermiştim.

Bu yazı kapsamındaysa, bir fikrin üretim aşamasına geçmeden önceki şekillenme ve olgunlaşma süreciyle ilgili bazı saptamaları ve geçmiş dönem deneyimlerini paylaşacağım.

Öncelikle yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, aslında işin özünde 2 tip fikir vardır, bunlardan bir tanesi "SATAN FİKİR" diğeriyse "YATAN FİKİR" olarak tanımlanabilir.



Gelin biz öncelikle "SATAN FİKİR"lerin ortak özelliklerini inceleyelim;

Madem fikir geliştirmeye meraklısınız, öncelikle iyi bir satışçı olmanız gerekiyor, eğer iyi bir satışçı değilseniz, ivedilikle satış becerilerinizi geliştirmenizi önerebilirim.

Çünkü fikrinizi satamazsanız, beyninizin tozlu raflarındaki yerini korumaya devam edecektir.

Şimdi sıkı durun, bir fikrin satılması sürecinde ilk alıcı sizsiniz, yani hem satıcı hem alıcı pozisyonunda olduğunuzu gözden çıkarmayın, bu durumda satış becerilerinize ek olarak, satın alma becerilerinizin de gelişmiş olması gerekiyor.

Eğer kolay ikna olan bir satın almacıysanız, kendinizi kolaylıkla ikna eder, hayata geçmesi mümkün olmayan, veya olsa bile getirisi götürüsünden az olacak fikirler bulduğunuzda sunum dosyanızı elinize alıp sokağa dökülebilirsiniz. Bu yüzden olabildiğince zor bir satın almacı olun ve kendi fikrinizi kendinize satarken sağlam bir SWOT analizinden geçirmeyi ihmal etmeyin. İster inanın ister inanmayın, siz ne kadar zor bir satın almacı olursanız olun, piyasaya fikrinizle çıktığınızda karşılaşacağınız satın almacılar, sizden en az 10 kat daha zor olacaktır.

İlk seferinde ikna eden fikir satıcıları yok mudur derseniz eğer, cevap tabi ki evet, fakat biz buna kendi piyasamızda acemi  şansı diyoruz, ve maalesef, piyasanın eskileri  bir şekilde birbirini kollar, yeni oyuncuların doğru kişileri ikna etmeleri için çok fazla ter dökmeleri gerekir.

Sonuç olarak "SATAN FİKİR" kavramını özetlersek, özünde hepimiz fikirler ekonomisinin oyuncularıyız, bu oyun sırasında bazılarımızın aklını sürekli yeni fikirlere yorar, bir hastalık gibidir, ilacına gelince, öncelikle aklınızdaki fikirleri kağıda dökerek başlayabilirsiniz, boş bir kağıda aklınıza gelen fikirleri minik notlar halinde geçirin, akabinde fikirlerinizi kendinize satmaya başlayın, kendinizi hangi fikriniz üzerinden en gerçekçi şekilde ikna edebildiyseniz, başkalarına satmanız gereken fikir işte odur.

Durmayın, hemen harekete geçin, ve kendiniz dışındaki satın almacıların peşine düşün. İşin özü fikir değil, işin özü satış, "SATAN FİKİR" üzerine konsantre olun.

Yeşil ışığı, yani "SATAN FİKİR" kavramını inceledik, şimdi gelelim kırmızı ışığa, sırada "YATAN FİKİR" var.

Aslında aklı selim okuyucu yazının bu safhasına kadar gelmişse, "YATAN FİKİR"le ilgili olarak bundan sonra anlatılacakları kendi kafasında oluşturmuş ve "SATAN FİKİR" kavramının tam zıttı olduğunu algılamıştır, biz yine de kısaca üstünde duralım.

Hatırlarsanız, bir önceki aşamada fikirleri kağıda geçirmiştiniz, ilk etapta kendinizi ikna ettiğiniz fikir sizin SATAN FİKRİNİZ, daha doğrusu SATACAĞINIZ FİKRİNİZ, diğerlerine gelince, yani kağıt üstünde kalanlar ise YATAN FİKİRLERİNİZ, ve bunların kağıt üstünde kalmaları, vereceğiniz efor düşünüldüğünde çok daha mantıklıdır, en büyük sermayeniz zaman olduğuna göre, yatması gereken fikirlerinizin hangileri olduğunu baştan tespit edebilirseniz, kıymetli vaktinizi ve sınırlı naktinizi boş yere heba etmemiş olursunuz.

Aynı anada birden fazla "SATAN FİKİR" bulduğunuzu düşünmek, ve aynı andan birden fazla işe birden efor vermek veya pazarlamaya çalışmaksa, benim de yaptığım oldukça yaygın bir hatadır, ve sonu gelmeyecek karmaşık süreçleri beraberinde getirir, olması gereken şudur, kağıt üstünde çokça "YATAN FİKİR" ve sadece bir tane "SATAN FİKİR". Doğru kurguyu yaparak temkinli şekilde risk almanız, ve tüm konsantrasyonunuzu tek bir fikre kanalize etmeniz, başarı şansınızı arttıracaktır.

İleri bir tarihte YATAN FİKİRLERİNİZden herhangi birine benzer bir fikrin hayata geçtiğini görürseniz de sakın üzülmeyin, ve umutsuzluğa kapılmayın bu sizin doğru yolda olduğunuzu ve elediğiniz iş fikirlerinizin bile belirli bir potansiyele sahip olduğunu gösterir, çünkü "YATAN FİKİR" safhasında bıraktığınız ve kendinizi dahi ikna edemediğiniz bir fikriniz için zaten ne harekete geçebilir ve üretim yapabilirdiniz, ne de sokağa çıkıp birilerini ikna edebilirdiniz.