12 Ağustos 2013 Pazartesi

Akıllı Adam & Akılsız Adam

Akıllı olan ile akılsız arasındaki farkı merak eder misiniz? Ben çok merak ederim, merakımı gidermek içinse algılarımı açık tutar, çevremi sürekli gözlerim. Şimdi bu gözlemlerin sonuçlarını kısaca paylaşmak istiyorum.


İlk olarak söylemem gerekir ki, bir insan ister akıllı olsun, ister akılsız, şans hayatımızda önemli bir faktör, bir kısım insana doğuştan tanınmış bazı şanslar olduğu bir gerçek, varlıklı bir aileden gelenler, sıra dışı bir güzelliğe veya fiziki bir üstünlüğe sahip olanlar hayata bir kaç gol fazladan atarak başlıyor.

Hayatın içerisinde de çoğu zaman şans, kendimiz için çizmeye çalıştığımız yolu etkiliyor, doğru zamanda doğru yerde olmak, doğru insanlarla tanışmak, ve doğru hamleleri yapabilmek. Tüm bunların şansla ilgili olmadığını söylemek mümkün değil.

Fakat ne kadar şanslı veya ne kadar şanssız olursak olalım, hayattaki yol haritamızı çizerken bize rehberlik eden ve bizi yönlendiren bir öğretmene sahibiz, bu öğretmen ise yapmış olduğumuz hatalardan başkası değil.

Akıllı da olsak, akılsız da, şanslı da olsak, şanssız da, er ya da geç, hayatın içerisinde bir kısım hatalar yapmanız kaçınılmaz.

Hata yapmadığını söyleyenleri ciddiye bile almıyorum.

Daha akıllı olanların, liderlik vasfına sahip kişilerin, en önemli özelliklerinin, egolarını yenmiş oldukları bir gerçek.

Yüksek ego düşük seviyede bilgiyle birlikte gelen, insanı her an alaşağı edebilecek bir özellik. Bu özelliğine fazlaca yatırım yapmış olanları üzülerek akılsızlar sınıfına sokmamız gerekiyor, yüksek egolu bireyler, hatalarını kabullenme yetisine sahip olmadıklarından, aynı hatayı sürekli tekrarlama ihtimalleri de yüksek, daha akıllı olanlar ise hatalarını iyi birer yol gösterici olarak benimser, onlardan alacakları dersleri alçak gönüllülükle kabul ederler.

Alçak gönüllülükle kabul edilmiş olan hatalar, bize yeni ufuklar açan, yolumuzu aydınlatan gerçek öğretmenlerdir. Hata yapmaktan korkarak harekete geçmemek, kendimize olan inancımızı törpüleyeceği gibi, yerimizde saymamıza neden olur. Evet bazen günü kurtarmak güzeldir, günü yakalamak da öyle, fakat mevcut durumumuzu korumak ve hata yapmamak adına kendimizi sürekli durdurmanın da doğru olduğunu söyleyemeyiz.

Böyle bir yazı yazmaya kalkıştığına göre, kendini çok akıllı mı görüyorsun derseniz eğer, cevabım hayır, akılsızlar sınıfında olduğum aşikar, fakat yazıda anlatmaya çalıştığım formülü geç de olsa keşfetmeye başladım ve sınıf atlayıp akıllılar sınıfına terfi etmek için egolarımı yenmeye ve yaptığım hatalarla yüzleşmeye çabalıyorum. Oldukça zor ve hırpalayıcı bir süreç olduğunu söyleyebilirim, fakat yine de denemeye değer.

26 Temmuz 2013 Cuma

FİKRİ BULDUK, SATTIK, ÜRETTİK, PEKİ YA SONRA?

Geçtiğimiz Mayıs ayında bu blogda iki farklı yazı yer almıştı, bu yazılardan birinde satan fikir ve yatan fikir kavramlarının incelenmesi yer almaktaydı, ilk okunması gerekenin bu yazı olduğunu düşünüyorum, ve daha önce okumadıysanız eğer, bu durumda sizi şu linke yönlendiriyorum. Bu yazı kapsamında fikrin hayata geçirilmesinden önceki süreçler, yani fikrin akla düştükten sonraki olgunlaşma evresi üzerindeki bazı tespitleri bulabilirsiniz.

İkinci yazı kapsamındaysa, bir internet/teknoloji projesinin yarıda kalmasına neden olan 10 faktörün kısa incelemesi yer almıştı. Eğer okumadıysanız, ikinci olarak da bu yazının okunması gerektiğini düşünerek sizi şu linke yönlendiriyorum.

Her iki yazıyı da okuduğunuzu varsayarak, gelelim üçlemenin son halkasına, fikir bulundu, paketlendi, ilk alıcılarına satıldı ve üretim de gerçekleştirilerek hayata geçirildi. Peki bundan sonra karşınıza neler mi çıkacak? Aradığınız cevapların bir bölümüne bu yazının devamında ulaşabilirsiniz.

Öncelikle internet temelli / teknoloji odaklı bir ürün veya servisiniz varsa, açılış fazınızın yani beta sürecinizin sancılarına göğüs gerebilecek bir finansal yapıya sahip olmanız gerekmektedir, genellikle teknoloji odaklı projelerin beta sürecinden çıkıp, daha stabil bir yapıya kavuşmaları, projenin ölçeğine göre, 3 ay ile 3 yıl arasında değişebilmektedir.

Unutmamanız gereken bir diğer konu, yayına girdiniz veya piyasaya çıktınız, adı her neyse elinizde artık bir beta sürüm var, bu aşamada sizin artık harekete ihtiyacınız var, yani kullanıcı deneyimlerinin yaşanıyor olması gerekmekte, çünkü siz bir dükkan açmadınız, web-teknoloji ekosisteminde, sadece ufak bir damlasınız, damlanın büyümesi ve yağmura dönüşmesi klasik ticaretten farklıdır, klasik ticaretten ne kastettiğimi de bir örnekle anlatayım, işlek bir caddede bir dükkan açtınız, doğru ürün, doğru dekor, doğru satış stratejileri, size ilk günden itibaren nakit akışı getirir, nakit akışının boyutu bir çok parametreden etkilenir, fakat nakit her zaman nakittir. Oysa teknoloji odaklı projelerde ticaretin kuralları farklı çalışır. Birinci ve en önemli kural ise, kullanıcı kitlenizin, betaya girdiğiniz günden itibaren servisinizi deneme ve yayma arzusunda olmaları gerekmektedir. Ne yapıp edip bu arzuyu yaratmanız gerekecektir.

Nakit akışınızla ilgili tahminlerinizi yürütürken de en kötümser senaryoları baz almanızda fayda var, kendinize çizeceğiniz pembe tablolar, ekibiniz ve yatırımcılarınız için oldukça önemli ve motive edicidir, fakat unutulmaması gereken konu, kendi excel dosyalarınızda ve kapalı kapılar ardında mutlaka kötümser senaryoları çalışmış olmanız gerekmektedir. Kötümser senaryolar sizin hareket alanınızı genişletecek, manevra kabiliyetinizi güçlendirecektir.

Son olarak belirtmek isterim ki, projenizin hayata geçtiği ve son kullanıcılarıyla buluştuğu ilk günler en zor günleriniz olacaktır, bu sebeple, ilk kullanıcılarınız yani "beta tester"larınızdan gelecek olan eleştirilere ve önerilere açık olun, ve kontrolü elinizden bırakmamak suretiyle, naktiniz ve vaktinizi iyi yöneterek, sadece ve sadece yapabilecekleriniz(gerçekte projenize katkı sağlayacak öneriler) ölçüsünde sizi yönlendirmelerine izin verin.

13 Haziran 2013 Perşembe

"GEZİ"YE FARKLI BAKIŞ: HEPİMİZ RAHATSIZIZ, EN BAŞTA BEN!

Kesin ve net, rahatsızız biz, kendimi bu listenin en başına yazıyorum. Şimdi neden rahatsız olduğumuzu inceleyelim.

Ben sıradan bir adamım, bir süredir bildiğim konu hakkında bir blog yazıyorum, birilerine faydası oluyorsa, bu beni mutlu eder, aşırı takipçim yok, olup olmaması da aslına bakarsanız umurumda değil. Bir kaç kişiye de olsa faydam oluyorsa, adam öğrenmiş, öğreniyor ve aktarıyor diyen bir kaç kişi bile varsa, bu bana yeter.

Şimdi sınırlı sayıdaki kendi sosyal ağıma, mevcut durum hakkında kısa bir yazıyla ses vermek istiyorum, ilk defa blog içerisinde alanımın dışına çıkacağım, çünkü hiç ses vermezsem kendimi ilerde suçlu hissedeceğimi biliyorum.

Ben olaylara biraz farklı yaklaşacağım, net tanımlamalar da yapmayacağım, biz siz onlar, ötekiler ve berikiler gibi. Genel olarak hepimiz olarak bakacağım.

Biraz daha ilerlemeden önce, demokratik hak ve özgürlük arayışlarının arkasında olduğumu söylemek istiyorum, çünkü muhtemelen benim taraf tutmaz görüntüm, çarmıha gerilmeye çok müsait olacaktır. Nedenine gelince, en başta çuvaldızı kendime, sonra kendim gibilere batıracağım. Hani unuttuğumuz, bir köşeye fırlatıp attığımız, bir türlü de saklı köşesinden çıkartmadığımız o çuvaldız var ya, işte o çuvaldızı saklı olduğu yerden kısa bir süreliğine çıkartacağım. Siz bu yazıyı okuyorsanız, biraz kafa yoracağız demektir, pek sevilen bir konu değildir, kafa yormak, hem de bunca güzel şey varken, ve bu güzel şeylerin elimizden gideceği endişesi taşırken.

Sanırım bu kadar giriş yeter, şimdi girizgaha gelelim, önce başlığa dönelim, rahatsızlığı tanımlayalım, kabul etmemiz gerekir ki, bizim yaşadığımız dönem, anne ve babalarımızın yaşadıkları dönemden çok daha ileride, hayatımızı kolaylaştıran teknolojik çözümler dört bir yanımızda, dünyanın her bölgesine, hem fiziki hem de sanal erişimimiz üst düzeyde, sosyal aktiviteler çok daha çeşitli ve erişime açık, yeme içme kültürümüz eminim   hiç bir zaman bu kadar gelişmiş değildi, oturduğumuz yerden tek bir tıklamayla ulaşabileceğimiz mutfakların sınırı yok. Bunlar benim ilk aklıma gelenlerdi, ayrıca yaş itibariyle, şu an yirmili ve otuzlu yaşlarındaki kitle olarak, biz hayatımız boyunca, büyük bir savaşı, yıkımı, kıtlığı, darbeyi, büyük ölçekli sokak çatışmalarını da bilfiil yaşamadık. 

Tüm bu güzellikler bizlere altın tepside sunuldu, hiç birimiz bu güzellikler için çok büyük çaba sarf etmedik. Bunlar zaten bizim hakkımızdı, daha farklısını görmedik ve düşünmedik. Bize böyle öğretildi. Tabi ki bu durum bizim hatamız değil, dünyadaki süreç böyle gelişti, ve gelişmeye devam edecek. İnsanoğlunun tüm zamanlar içerisindeki en rahat olduğu dönemde yaşadığımız gerçeğini göz ardı edemeyiz. İnsanoğlu olarak özümüzde bir rahatsızlanma hali her zaman vardır, ve var olmaya devam edecektir, ne kadar fazla rahata erişirsek, daha fazlasını isteyeceğiz, bunun sonucunda tepkilerimiz, özgürlük tanımlarımız, özgürlükle ilgili sınırlarımız, yaşama bakışımız da sürekli olarak evrim geçirecek. Rahatsızlığımızı sık sık dışarı yansıtacağız, ve birbirimizin işini zorlaştıracağız.

Bu kadar laf salatasını neden yaptığımı, ve mevcut durumla nasıl bağdaştırmayı amaçladığımı soruyorsanız, giriş ve girizgahı tamamlayarak, sonuca doğru yönelme zamanı gelmiş demektir. Tüm sorulara yanıtı bir kaç paragrafla bulamayız elbet, fakat biraz çabalamak ve beynimizi zorlamak bize iyi gelebilir.

Öncelikle tüm toplumların iki uç nokta besini olduğunu görmek gerekir, birisi huzur arayışı, diğeri ise kaos ihtiyacıdır, medeniyet düzeylerini geliştirmiş, demokrasilerini de derleyip toparlayarak rayına oturtmuş toplumlarda, huzurdan söz etmek mümkündür, bizim gibi zıt kutupların, farklı görüşlerin, farklı inançların bir arada olduğu toplumlar ise, kaos ile beslenirler, kaos bizim ana besin maddemizdir, bir yol bulur ve kendimizi kaosun içerisine çekmeyi başarırız. Taraflar arasında empati kurma yeteneği de yine demokrasiyi düzgün zemine oturtmuş, medeniyet düzeyi gelişmiş toplumların huzuruna hizmet eden çok önemli bir olgudur. Ve maalesef bizim gibi toplumlarda henüz tam olarak empati yeteneğinin geliştiğini söylemek mümkün değildir. Bu toplumun bir parçasıyım ve tüm bu yazdıklarıma kendimi de katıyorum, kendimi dışında bıraktığım sanılmasın, sadece artık otuzlarının ortasına gelmiş bir birey olarak, ben durumu böyle görüyorum ve son zamanlarda empati yeteneğimi geliştirmeye çabalıyorum.

2011 Ağustos ayındaki Londra olayları, ve 2007 Madrid olayları incelemeye değer, bizim vakamızla özellikle sosyal medyanın yarattığı ağ etkisi nedeniyle benzerlikleri var, bize göre nispeten daha demokratik olan toplumlarda sürecin nasıl yönetildiğini bu iki vakayı referans göstererek incelemek bizim yolumuza da ışık tutabilir.

Sosyal medyanın gelişmesi, mobil cihazlar ve teknolojinin gelmiş olduğu nokta haberlerin yayılma mekanizmasını, haber akışını değiştiriyor, artık her birey başlı başına bir yayıncı, içerik geliştirici, hiç birimiz sadece haber alan değiliz, aynı zamanda haberdar edeniz, bu da her birimizin omzuna ekstra sorumluluk yüklenmesi demektir.

O yüzden dünya üzerindeki tüm coğrafyalar içerisinde en iyilerinden birinde yaşadığımızı unutmadan, taraf olmaktan vazgeçmeyerek fakat bir yandan da haberciliğin omuzlarımıza yüklediği tarafsızlık ilkesine bağlı kalarak, kendimizi ve çevremizi geliştirmeye bakalım. Gelişme ve geliştirme çabası içinde olmazsak, işte asıl o zaman, sıradan, ben merkezcil, günü kurtaran bir toplumun sıradan bireyleri oluruz.

24 Mayıs 2013 Cuma

SATAN FİKİR & YATAN FİKİR

Bir önceki yazı kapsamında Internet ve Teknoloji projelerinin yarıda kalma nedenleri üzerine kısa bir incelemeye yer vermiştim.

Bu yazı kapsamındaysa, bir fikrin üretim aşamasına geçmeden önceki şekillenme ve olgunlaşma süreciyle ilgili bazı saptamaları ve geçmiş dönem deneyimlerini paylaşacağım.

Öncelikle yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, aslında işin özünde 2 tip fikir vardır, bunlardan bir tanesi "SATAN FİKİR" diğeriyse "YATAN FİKİR" olarak tanımlanabilir.



Gelin biz öncelikle "SATAN FİKİR"lerin ortak özelliklerini inceleyelim;

Madem fikir geliştirmeye meraklısınız, öncelikle iyi bir satışçı olmanız gerekiyor, eğer iyi bir satışçı değilseniz, ivedilikle satış becerilerinizi geliştirmenizi önerebilirim.

Çünkü fikrinizi satamazsanız, beyninizin tozlu raflarındaki yerini korumaya devam edecektir.

Şimdi sıkı durun, bir fikrin satılması sürecinde ilk alıcı sizsiniz, yani hem satıcı hem alıcı pozisyonunda olduğunuzu gözden çıkarmayın, bu durumda satış becerilerinize ek olarak, satın alma becerilerinizin de gelişmiş olması gerekiyor.

Eğer kolay ikna olan bir satın almacıysanız, kendinizi kolaylıkla ikna eder, hayata geçmesi mümkün olmayan, veya olsa bile getirisi götürüsünden az olacak fikirler bulduğunuzda sunum dosyanızı elinize alıp sokağa dökülebilirsiniz. Bu yüzden olabildiğince zor bir satın almacı olun ve kendi fikrinizi kendinize satarken sağlam bir SWOT analizinden geçirmeyi ihmal etmeyin. İster inanın ister inanmayın, siz ne kadar zor bir satın almacı olursanız olun, piyasaya fikrinizle çıktığınızda karşılaşacağınız satın almacılar, sizden en az 10 kat daha zor olacaktır.

İlk seferinde ikna eden fikir satıcıları yok mudur derseniz eğer, cevap tabi ki evet, fakat biz buna kendi piyasamızda acemi  şansı diyoruz, ve maalesef, piyasanın eskileri  bir şekilde birbirini kollar, yeni oyuncuların doğru kişileri ikna etmeleri için çok fazla ter dökmeleri gerekir.

Sonuç olarak "SATAN FİKİR" kavramını özetlersek, özünde hepimiz fikirler ekonomisinin oyuncularıyız, bu oyun sırasında bazılarımızın aklını sürekli yeni fikirlere yorar, bir hastalık gibidir, ilacına gelince, öncelikle aklınızdaki fikirleri kağıda dökerek başlayabilirsiniz, boş bir kağıda aklınıza gelen fikirleri minik notlar halinde geçirin, akabinde fikirlerinizi kendinize satmaya başlayın, kendinizi hangi fikriniz üzerinden en gerçekçi şekilde ikna edebildiyseniz, başkalarına satmanız gereken fikir işte odur.

Durmayın, hemen harekete geçin, ve kendiniz dışındaki satın almacıların peşine düşün. İşin özü fikir değil, işin özü satış, "SATAN FİKİR" üzerine konsantre olun.

Yeşil ışığı, yani "SATAN FİKİR" kavramını inceledik, şimdi gelelim kırmızı ışığa, sırada "YATAN FİKİR" var.

Aslında aklı selim okuyucu yazının bu safhasına kadar gelmişse, "YATAN FİKİR"le ilgili olarak bundan sonra anlatılacakları kendi kafasında oluşturmuş ve "SATAN FİKİR" kavramının tam zıttı olduğunu algılamıştır, biz yine de kısaca üstünde duralım.

Hatırlarsanız, bir önceki aşamada fikirleri kağıda geçirmiştiniz, ilk etapta kendinizi ikna ettiğiniz fikir sizin SATAN FİKRİNİZ, daha doğrusu SATACAĞINIZ FİKRİNİZ, diğerlerine gelince, yani kağıt üstünde kalanlar ise YATAN FİKİRLERİNİZ, ve bunların kağıt üstünde kalmaları, vereceğiniz efor düşünüldüğünde çok daha mantıklıdır, en büyük sermayeniz zaman olduğuna göre, yatması gereken fikirlerinizin hangileri olduğunu baştan tespit edebilirseniz, kıymetli vaktinizi ve sınırlı naktinizi boş yere heba etmemiş olursunuz.

Aynı anada birden fazla "SATAN FİKİR" bulduğunuzu düşünmek, ve aynı andan birden fazla işe birden efor vermek veya pazarlamaya çalışmaksa, benim de yaptığım oldukça yaygın bir hatadır, ve sonu gelmeyecek karmaşık süreçleri beraberinde getirir, olması gereken şudur, kağıt üstünde çokça "YATAN FİKİR" ve sadece bir tane "SATAN FİKİR". Doğru kurguyu yaparak temkinli şekilde risk almanız, ve tüm konsantrasyonunuzu tek bir fikre kanalize etmeniz, başarı şansınızı arttıracaktır.

İleri bir tarihte YATAN FİKİRLERİNİZden herhangi birine benzer bir fikrin hayata geçtiğini görürseniz de sakın üzülmeyin, ve umutsuzluğa kapılmayın bu sizin doğru yolda olduğunuzu ve elediğiniz iş fikirlerinizin bile belirli bir potansiyele sahip olduğunu gösterir, çünkü "YATAN FİKİR" safhasında bıraktığınız ve kendinizi dahi ikna edemediğiniz bir fikriniz için zaten ne harekete geçebilir ve üretim yapabilirdiniz, ne de sokağa çıkıp birilerini ikna edebilirdiniz.

19 Mayıs 2013 Pazar

INTERNET VE TEKNOLOJİ PROJELERİ NEDEN YARIDA KALIR?

2000lerin başından beri, yani ilk ".com patlaması" döneminden itibaren internet ve teknoloji projelerinin içerisinde yer aldım. Net bir sayı söylemek mümkün olmasa da, 200'ün üzerinde irili ufaklı projenin içinde farklı kurgularda yer aldığımı söyleyebilirim, bazen tasarımda, bazen arayüzün kodlama tarafında, kimi zaman projelendirme süreçlerinde, sıklıkla pazarlama tarafında, son dönemlerdeyse iş geliştirmenin farklı disiplinlerinde yer aldım.

Bu aşamalardan geçerken, düzenli olarak gözlem yapma, internet ve teknoloji odaklı projelerin, neden yarıda kaldıklarına dair tespitlerde bulunma şansım oldu, zaman içerisinde tespitlerimi notlar haline getirdim. Bu notlar oldukça kapsamlı ve her birisi üzerinde belki bir veya iki günlük eğitimler yapılması gerekir, bununla birlikte, aşağıda sadece ana başlıklar ve kısa notlar halinde özetlenmesi, süreçlerin yarıda kalma nedenleriyle ilgili ipuçları verecektir.

Her bir başlığı büyük ve çok kalın harflerle not ediyorum, başlıkların altındaysa kısa açıklamalar var, önerim bu 10 maddeyi basmanız, ve ofisinizde veya evinizdeki mantar panonuza iliştirmeniz, sakın bilgisayarınızda veya tabletinizde not olarak kalmalarına izin vermeyin, çünkü diğer uyaranlar arasında yok olup giderler, siz en iyisi eski sistem bir mantar pano edinin ve bu başlıkları gözünüzün önünden ayırmayın.



NEDEN1: PROJE PLANLAMASINDA YAPILAN İŞ GÜCÜ VE BÜTÇE HATALARI

Yapılan en yaygın yanlış, sadece proje fikrinin yeterli olduğuna inanmak ve işin başlangıç aşamasında, planlama ve döküman oluşturma sürecine yeterli zamanı ayırmamaktır.

Yarıda kalan tüm IT ve Internet temelli projelerde bu hata bir şekilde yapılmıştır, oysaki proje planının oluşturulması, ve kağıda dökülmesi ileriye dönük olarak projenize duyduğunuz saygının bir ispatıdır, sizin saygı duymadığınız bir projeye başkalarının saygı duymasını bekleyemezsiniz.

Öncelikle ileride size gelir getirmesini beklediğiniz projenizi kağıda dökmelisiniz, en az 2 haftanızı kağıda dökme sürecine ayırınız, bu sürecin sonunda elinizde yazılı bir dosyanız olursa, iş disiplininizi sağlamanızda uzun vadede size faydalı olacaktır, projenizi hayata geçirmeye başladığınızda, sürekli geriye dönüş yaparak, proje dosyanızı kontrol edebilir, hangi aşamada ne yapmayı planladığınızı hatırlayabilir, revizyonlar yapabilirsiniz.

Ayrıca bütçelendirme yaparken, proje içerisinde kimin ne kadar süre çalışacağını ve kendiniz dahil bu çalışanların proje geliştirme sürecinde geçimlerinin nasıl sağlanacağını da dökümante etmek oldukça faydalıdır. Eğer çok şanslı değilseniz, siz işe başlamadan ve bir aşamaya gelmeden, melek yatırımcı olarak tabir edilen bir oluşumdan para bulma şansınız olmayacağını, ve sürecin ilk başlarında yalnız olduğunuzu bilip, en yaygın hataya düşmeyerek proje planlama ve bütçelendirmeye zaman ayırın.

NEDEN2: SABIR EKSİKLİĞİ, ÇABUK ORTAYA ÇIKMA VE ÇABUK PARA KAZANMA HIRSI

Internet ve Teknoloji projelerinin her zaman piyasada bir albenisi vardır, bir çok teknoloji zengini, servetlerini yoktan varetmişlerdir, 20li yaşlarında teknolojik bir ürün veya servis geliştirerek, patronluk mertebesine taşınmış gençlerin hikayeleri medyada sıkça yer bulur.

İşte bu hikayeler, web ve teknoloji projelerinin yarıda kalmasına neden olan ikinci yaygın hatayı oluştururlar; SABIR EKSİKLİĞİ. Sebat etmek önemli bir erdemdir, ve hayatın her alanında gerekli olduğu gibi, konu bir teknoloji yatırımı olduğunda fazlasıyla elzemdir.

Bir fikir ortaya atıp, bu fikri gerçeğe dönüştürerek, hızlı bir şekilde zengin olmak ve ekonomik refaha kavuşmak, konumuz internet ve sosyal medya projeleri bile olsa gerçekçi değildir, bu nedenle, projenizin yarıda kalmasını istemiyorsanız, kendinize, sabrınızı geliştirme yönünde telkinlerde bulunmaya şimdiden başlayın.

NEDEN3: EKİP YÖNETİMİ VE EKİP SİNERJİSİ OLUŞTURMADA YAPILAN HATALAR

Internet, sosyal medya, yazılım ve benzeri bir teknoloji projesi ekip işidir, bireysel çabalarla ancak bir noktaya gelebilirsiniz, ekip tanımlamam gözünüzü korkutmasın, ekipten kasıt başlangıç aşamasında yüzlerce kişinin bir araya gelmesi değildir, iki üç kişilik ekip kurguları da ekip üyeleri arasında SİNERJİ ve DOĞRU EKİP YÖNETİMİ varsa işe yarayacaktır.

Ekip üyelerinin arasında doğru bir iş bölümü, ve yardımlaşma yoksa, bu durumda projenin yarıda kalması kaçınılmazdır.

NEDEN4: ORTAKLARDAN EN AZ BİRİNDE TEKNİK BİLGİ OLMAMASI, ÜRETİM SÜRECİNDE TÜMDEN DIŞARI BAĞIMLILIK

Üçüncü nedenle bağlantılı olan bir başka projelerin yarıda kalma nedeniyse; tüm ortakların geliştirilecek olan projenin teknik boyutu hakkında yeterli bilgiye sahip olmamalarıdır. "TEKNOLOJİK BİLGİ EKSİKLİĞİ" projenin geliştirilmesi sürecinde ve sonrasında dışarı bağımlılık anlamına gelir, dış kaynak kullanımında yaşanacak her türlü anlaşmazlık, projenin yarıda kamasına sebep olacaktır.

Ortaklar arasındaki sinerji ve yeter düzeyde proje geliştirme, teknolojik bilgiye sahip olunması, dış kaynak kullanımı veya eleman sorunlarında projeye bilfiil giriş yapmalarına ve yarıda kalmasına engel olmalarına olanak verir.

Yatırımcıların da proje değerlendirme sürecinde girişimcilerin teknolojik bilgilerine değer vermelerinin başlıca nedeni budur.

NEDEN5: KİŞİSEL ZEVKLER, TAKINTILAR SONUCU ÜRETİM SÜRELERİNİN UZAMASI

Konu web temelli bir projeyse, bu durumda ister istemez kişisel zevkler proje geliştirme sürecinin bir parçası olacaktır, nihai kullanıcının karşısına çıkacak olan arayüz kısmı, yoruma açık bir konudur, ortakların görsellikle ilgili olarak kendi zevklerini ön plana çıkartmaları, ve arayüzün hem "GÖRSEL TASARIM" kısmında hem de "GÖRSEL KODLAMA" kısmında belli bölümleri saplantı haline getirmeleri, üretim sürelerinin uzamasına ve çoğunlukla projenin yarıda kalmasına neden olacaktır.

NEDEN6: ÇOK BAŞLILIK, KARAR MEKANİZMASINDA FAZLA SES ÇIKMASI NEDENİYLE, NİHAİ KARARLARIN VERİLEMEMESİ

Çok başlılık, ve karar mekanizmasında yaşanabilecek tıkanmalar, beşinci nedenimizle yakınlık içermektedir, projenin ilerlemesi aşamalarında, farklı disiplinlerde kritik kararların alınması gerekecek, bu kararların alınmasında "ÇOK BAŞLILIK" ve buna bağlı olarak "UZLAŞMAZLIKLAR" yaşanması durumunda, nihai kararların alınmasında gecikmeler yaşanabilecektir. En kötü kararın bile kararsızlıktan ve harekete geçememekten daha iyi olduğunu akıldan çıkartmamak, ve birden fazla plana sahip olarak süreci yönetmek işin yarıda kalmasına engeldir.

NEDEN7: SÜREÇ İÇERİSİNDE KARŞILAŞILAN ENGELLERDE ÇABUK PES EDİLMESİ, ÇÖZÜM YERİNE PROBLEME ODAKLANMAK

Teknoloji projeleri, engebeli bir yola benzer, hem çokça viraj içerir hem de yol üstünde bir çok engelle karşılaşırsınız. Bu engeller karşısındaki duruşunuz projenizi yarıda bırakıp bırakmayacağınızı belirler. "PROBLEME ODAKLANMAK" yerine, bu problemin çözümüne ve problemi bertaraf etmenizi sağlayacak alternatif yollara odaklanırsanız, bu durumda engelleri aşma ve bitiş çizgisine ulaşma şansınız artacaktır.

NEDEN8: KULAKTAN DOLMA BİLGİLERLE KARARLAR ALMAK, İŞİ BASİTE İNDİRGEMEK

Internet'in sonsuz faydaları saymakla bitmez, bununla birlikte, internet ve sosyal medyanın neden olduğu bir handikapı göz ardı edemeyiz, bu handikap "BİLGİ KİRLİLİĞİ"dir.

Kolayca ulaşılabilen, ve kalitesi tanımlanamayan bilgiler arasında doğru ve geçerli bilgiye ulaşmak güçleşmektedir, geçerliliği tanımlanamayan bilgilere bu kadar kolay erişilebilmesi, teknoloji projelerinde işin basite indirgenmesine, ve kulaktan dolma bilgilerle kararların alınmasına neden olmaktadır. Proje geliştirme sürecinde kalitesiz enformasyonla alınacak kararlar, projelerin yarıda kalmasına neden olabilmektedir.

NEDEN9: GERÇEK UZMANLAR YERİNE SAHTE UZMANLARDAN YÖNLENDİRME ALMAK

Yine bir önceki neden ile ilintili olarak, bilgi kirliliğinin yaratıcısı olan sahte uzmanlardan alınacak destekler ve yönlendirmeler, projenin ilerleme sürecinde yanlış kararlar alınmasına ve yanlış yollara sapılmasına neden olabilmektedir.

Teknoloji temelli projelerin yarıda kalmasındaki en önemli etkenlerden biri, "SAHTE UZMANLARDAN EDİNİLEN GEÇERSİZ BİLGİLER"dir.

NEDEN10: SÜREÇ DEVAM EDERKEN YETERLİ GERİ BİLDİRİM ALMAMAK, ALINAN GERİ BİLDİRİMLERİ DOĞRU ŞEKİLDE DEĞERLENDİREMEMEK

Bir internet projesi geliştirirken, ana uzmanlık alanı ne olursa olsun, sürecin belirli bir noktasında, mutlaka hedef kitlenin görüşlerini almak ve alınacak geri bildirimleri hesaba katarak süreci yönetmek doğru bir yöntemdir, yani birinci öncelik projenizi nihai kullanıcılardan geri bildirim alabilecek bir seviyeye getirmek olmalıdır.

Öyle ya da böyle içeriye belli sayıda beta kullanıcısı alabilmek, proje ekibinin moralinin yükselmesi anlamına geleceği gibi, olumlu ve olumsuz geri bildirimler alınmasını da sağlayacaktır. Beta kullanıcıları içeri alabilecek seviyeye bir türlü gelemiyorsanız, bu durum sürecin uzaması ve moral seviyesinin düşmesi anlamına gelir, bu da projelerin yarıda kalmasındaki en önemli etkendir.

SONUÇ = MORAL + UMUT + İYİ HIRS

Bu yazı kapsamında kısa notlar halinde değinilen 10 başlık, teknoloji projelerinin yarıda kalmasında rol oynayan farklı nedenlerdir. Bu nedenleri kulağımıza küpe yapmakla birlikte, sonuca ulaşanlarda gözlemlenen 3 önemli kriter ise; morali yüksek tutma becerisi, buna bağlı olarak umut etme ve umutlarını çevreye yayma yeteneneği, ve saplantı seviyesinde olmayan, iyi huylu hırsa sahip olmalarıdır.

Eminim Shawshank Redemption (Türkçe'ye Esaretin Bedeli olarak çevrilmiştir) isimli filmi çoğunuz izlemişsinizdir, filmin can alıcı sahnelerinden birinde Andy Dufresne'in dediği gibi; "Hope is a good thing, maybe the best of things, and no good thing ever dies" (Umut iyi bir şeydir, belki de iyisi, ve iyi şeyler asla ölmez)

15 Nisan 2013 Pazartesi

3 Bacaklı Bir Masa = E-ticaret'te Başarı

Geçtiğimiz yıl bu sayfalarda, 2012'nin 2. yarısında ve 2013'te e-ticaret pazarında bir kısım yaprak dökümlerinin yaşanabileceğine dair bazı öngörüler yayınlanmıştı, bu öngörüleri gerçek yaşam deneyimlerine dayanarak aktarmaya ve rakamsal veriler de sunmaya çalışmıştım.

2013'ün ilk 3 ayını geride bırakırken, sadece e-ticaret pazarında değil, tüm elektronik ortamlarda bir kısım iş modellerinin doyma noktasına doğru ilerlediğini görmek mümkün. Bunun nedenlerinden birisi piyasalardaki tedirgin hava, bir diğer neden ise, dijital dünyanın, sosyal ağın, normalden en az 2 kat hızlı tüketme kültüründen kaynaklanıyor.

Bu çok kısa girişten sonra, ana konumuza dönecek olursak; e-ticaret'te başarının neden 3 bacaklı bir masa olduğunu aşağıda yer alan "e-ticaret"te başarı modeli şeması üzerinden açıklamak isterim, aslına bakarsanız, bu şema çok basit görünse de, karmaşık formüller ve devasa sunumlardan çok daha geçerli. Bu üç bacak baştan itibaren iyi düşünülmezse, ve kurulan bu dengeli masanın üzerine operasyon doğru bir şekilde yerleştirilmezse, masa dengede duramıyor, ve masanın üstünde yer alan operasyon hızlı bir şekilde yere düşerek tuzla buz oluyor.

Öncelikle masanın birinci bacağından başlayalım, işinin ehli ve dijital dünya deneyimli bir altyapı sağlayıcısı, hem kısa vadede hem de uzun vadede e-ticaret'te başarının olmazsa olmazlarından. Aynı grubun tasarımsal anlamda da yeterli olması çok önemli. Yani işin başlangıç aşamasından itibaren, kullanıcı deneyimlerinin olabilecek en iyi seviyede kurgulanmasını sağlayacak bir arayüz geliştiricinin elinden çıkması gerekiyor. Burada kastedilen, doğru ve güvenilir bir ajansın mümkünse projeye partner olarak dahil olması. Ortaklık yapısı içerisinde böyle bir partner kurum veya ekip yoksa, bu durumda servislerin doğru bir şekilde outsource alınması, fakat bu servisler outsource edilirken de ilerleyen safhalarda teknik yönden desteğe ihtiyaç duyulacağının unutulmaması gerekiyor.

İkinci bacak; ürün / tedarik sağlayıcısı, e-ticaret'e henüz giriş aşamasındayken ürün tedarik konusunun ciddi anlamda düşünülmüş ve karara bağlanmış olması gerekiyor, piyasada farklı iş modelleri mevcut, fakat ciddi bütçelere sahip büyük oluşumlar dışındakiler için, dikey portal olarak yola çıkmak önem kazanıyor, ortaklık yapısındaki bir kurum veya ekibin e-ticaret projenizde en uygun koşullarda ürün tedariğini sağlıyor olması gerekmekte. Özellikle bilinçli tüketici kitlesine hitab edeceğiniz düşünülürse, ya diğerlerinde olmayan ürünlere sahip olmalısınız, veya piyasaya göre en iyi fiyattan ürün sunma yetisine sahip olmalısınız, piyasada isim yapana ve güven oluşturana kadar, kar marjlarınızdan da feragat etmeniz gerektiğini unutmayarak, masanın 2. bacağını da işin henüz başında 2-3 yıllık projeksiyonunuz kapsamında değerlendirmenizi şiddetle öneririm.

Üçüncü bacak; reklam ve trafik sağlayıcısıdır. Beta testlerinizi bitirir bitirmez, yeterli miktarda trafikle, e-ticaret projenizi beslemeniz gerekecektir, bu nedenle, masanın 3. bacağını, yani trafiği nasıl sağlayacağınızı da kurulum aşamasında düşünmenizde fayda var, ortaklık yapınıza bir reklam network'ü, veya imkanlarınız ve bağlantılarınız varsa bir medya kuruluşu çekme çabası, yolunuzun aydınlanmasına olanak tanıyacaktır. Unutmayınız işlek bir caddede bir dükkan açmıyorsunuz, evet dükkan masrafınız belki yok, fakat bu kez de reklam bütçelerini baştan belirlemiş olmanız ve en az bir yıllık projeksiyonunuza dahil etmeniz gerekiyor, çünkü e-ticaret projeniz süresince trafik kaynakları sizin için hayati önem taşıyacaktır.

Masanın 3 bacağını da sağlam ve dengeli bir ortaklık yapısıyla kurduktan sonra düşünülmesi gereken masanın üst kısmı, yani operasyon.

Operasyonel yapınızın da bu çok sağlam 3 temel bacak üzerine inşa edilmesi başarı formülünün son halkasıdır, operasyonel yapının temelindeyse, satış sonrası müşteri destek aktiviteleri, kargo ve ürün iade operasyonunuz ve finans muhasebe faaliyetlerinin koordinasyonunun yer alacağını söyleyebiliriz.

Bu yazıda açıklanan modelin, e-ticaret ile ilgilenenlere yardımcı olacağını umuyorum.

12 Şubat 2013 Salı

Parayla Alınabilecek Objeler Arttı, Peki Ne Oldu?

Son 10 yıl içerisinde parayla satın alınabilecek objeler ve suni mutluluk kaynakları katlanarak çoğalıyor. Sürekli yeni teknolojiler ve objelerden kurulu bir dünya düzeni etrafımızı sarıyor.

Tüketim sanırım hiç bu kadar fazla uyarana sahip olmamıştır, paranın satın alabileceği objeler evreni büyüyüp geliştikçe, paraya olan tutkumuz da aynı oranda büyüyor ve gelişiyor.

Şöyle düşünün 5 birimlik bir gelire sahipsiniz, anne ve babalarınızın geliri 2 birimdi, yaklaşık 3 kat geliriniz var, bu sizce refah düzeyinizde artış anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır, çünkü anne ve babalarınızın kazandığı 2 birimin 1-1,5 birimine objeler evreni talipken, size sunulan objeler evreni onlara sunulandan kat ve kat daha geniş, üstelik objelerinizi belirli bir periyotta güncellemez ve üst modellere geçiş yapmazsanız, çevreniz tarafından dışlanma riskine de sahipsiniz, yani objeler sadece birer araç değil, statü sembolü. Kısacası objeler evrenindeki yerinizi koruyabilmeniz için sizin 5 birime değil 10 birime ihtiyacınız var, gelecekte bu ihtiyacınız 20 birime çıkacak, peki ya geliriniz?


Aslına bakarsanız, bu durum yeni değil, her zaman böyleydi, 60larda da, 70lerde de, 80lerde de, o yıllarda, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, kullanılan arabalar ve benzerleri için de sadece araç değil statü sembolü olma vasfı geçerliydi, fakat en azından bu saydıklarımız bir amaca hizmet eden, gerçekten hayatı kolaylaştıran, insana sunulan lütuflar olarak lanse edilmeye müsait. Mobil ve sanal eşyalar düzenine gelince, tabiki bir çok hayatı kolaylaştırıcı özelliği bünyelerinde barındırıyorlar, bununla birlikte statüsel güncelleme anlamında sömürülmeye çok açıklar, yıl bazında mobil cihazların sonuna eklenen tek bir harf veya sayı, bir üst model anlamına gelebiliyor, ve bir önceki model ile aralarında tanımlanabilir net bir fayda bulunmasa bile, tüketiciye göz kamaştırıcı biçimde lanse edilme şansları var.

Bu durum ekonominin mevcut akışı için elzem, sisteme çomak sokulması bir anda kırılgan ekonominin alaşağı olmasına neden olabilir, nedenine gelince, objeler orta-üst düzey olarak görülen ekonomik coğrafyalarda tüketiciye servis ediliyor, üretim süreçleriyse, alt düzey ekonomik coğrafyalara kaydırılıyor, buradaki üretimden kastedilen, fiziki reel üretimdir, pazarlama odaklı beyin işçileriyse orta-üst düzey ekonomilerde plazalarda konuşlanıyor. Ve bu beyin işçileri kazandıklarını objeler evreninde harcamaya mecbur bırakılıyor, isteyerek ve bilinçli olarak yaptıklarını düşündükleri tüketimi aslında tamamen bilinç dışı gerçekleşiyor, dönen çarkın içerisinde ve istem dışı olarak tüketiyorlar, adlarına da kısaca beyaz yakalılar deniyor.

Şimdi düşünün, beyaz yakalılar tüketimi kestiler, ve obje modellerini yenilemiyorlar, farklı dünya mutfaklarını denemekten, lüks restoranlarda saatler geçirmekten, ekstrem sporlarla ilgilenmekten vazgeçtiler, onun yerine daha sade ve mütevazi bir yaşam düzenini benimsemeye karar verdiler, ekonomi nasıl bir hal alırdı? Zincirleme bir etkiyle önce orta-üst ekonomilerde tüketimdeki düşüş, dalga dalga yayılarak, işsizlik oranlarının artmasına neden olmaz mıydı? Alt düzey ekonomik coğrafyalar ise talepteki bu daralmanın etkisiyle, çok daha kötüye gitmez miydi?

Her aklı selim bu soruların cevaplarının evet olduğunu bilir, yani kısa vadede elden hiç bir şey gelmez, bununla birlikte belki uzun vadeyi kurtarabiliriz, objelere tapan, ve objelerin hegemonyasında yaşayan yeni nesiller yetiştirmek yerine, bilgiye, kendini geliştirmeye, adanmışlığa, takımdaşlığa ve kardeşliğe önem veren nesiller yetiştirme çabası çok mu umutsuz bir çaba olurdu?

Maalesef bugün değil, yarın da değil, fakat belki bir gün. Bizim de görebileceğimiz, yakın gelecekteki bir günde neden olmasın? Umut devam ettiği sürece, hiç bir şey için geç değildir.